...

Boşluğun Tanıdık Sessizliği ...

1 Eylül 2013 Pazar

Evlat

Evlat... Bu söylediklerimi iyi dinle, notunu al. Bir daha böyle bir konuşma olmayabilir.

Evlat... İnandıkların var değil mi bu hayatta? Mutlaka olsun. Eğer yoksa git bul bir yerden. Çok kalabalık geliyorlar evlat. İnandıklarını değiştirmek için çok kalabalık gelecekler. Sakın kulak asma onlara. İnandığının yanlış olduğunu bilsen de, seni o yoldan döndürmeye çalışmalarına izin verme. Kanma...

Evlat... İlişkileri bilir misin? Sonuna hazırsan senden keyiflisi yok. Sonuna hazır ol. Başından emin bile olsan sonuna hazır ol. Eğer hazır değilsen, filmin sonundaki üzülme tabiri az kalır. Sonunu düşünerek hiçbir şeye başlama, ama aklının bir köşesini buna ayır.

Evlat... Ağlamakla aran nasıl? Arada ağla. Hiç olmazsa kendi kendineyken... Hiçbir yerde kendini sıkma, erkekliğe bok sürdürmeme diye bir şey yok. Yalan onlar. Kendini sıktığın her an, güçlerini birleştirir bir süre sonra. Her şey olup bittikten sonra ağlamak tahribat yaratır. Söylemedi deme.

Evlat... Arkadaşın var değil mi? İyi seç onları. Fazla yok onlardan, o yüzden bulursan bırakma... Herkes senin arkadaşın olamaz, olmamalı. Gerekirse yüzlerine bağır arkadaşın olmadıklarını. Avazın çıktığı kadar...

Evlat... Aşık olacağın insanlar olacak, bunu bil. Sevdiklerini bırakma, lafı geveleme ağzında. Seviyorsan git al. Tut elinden, nereye götürmek istiyorsan oraya götür. Ama sevgi yeterli olmayabilir, bunu da unutma.

Evlat... Aileni asla unutma. Asla. Seni karşılıksız seven tek insanlar onlardır. Herkesin gelip geçeceğini düşün, belki geçmeyeceklerdir ama sen öyle düşün. Böyle düşünmekten zarar gelmez, faydasını görürsün.

Evlat... En ağır konuşmalara hazırlıklı ol... Karşındakine ağır gelmeyebilir, hatta çok normal bile gelebilir. Ama senin kaldıramayacağın şeyler olabilir. Elbet bir yerde denk gelecektir, hazırlayabiliyorsan cephaneliklerini kuşan...

Evlat... Mutluluğu bilir misin? Söylerken bile gülümsemene sebep olur değil mi? Çok kaptırma kendini. O kadar da gülünecek bir kelime değil. Şunu unutma. Bu hayata iki çeşit insan gelir. Biri çevresindekiler tarafından sürekli mutlu edilen, sürekli mutlu olanlar. Diğeri de çevresindekileri mutlu etmek için dünyaya gelenler. Seçimini iyi yap. Süre sınırlaman yok, öyle bir soru bir dakika falan da değil. İyi düşün. Benim yaptığım seçimi sen yapma...

Evlat... Doğru söyledin, bu dediklerimin hiçbirini yapmadım. Sonra ne mi oldu? İşte bu yazıyı yazdım. Sonra ne mi oldu? Baştan sona okudum yazdıklarımı. Sonra ne mi yaptım? Ne yaptığımı tam hatırlamıyorum, ama ne yapmadığımı çok iyi biliyorum. Bu yazdıklarımın hiçbirini yapmadım...




28 Ağustos 2013 Çarşamba

Üzüm Sonsuzluğu

Önümde iki bardak. Birinin rengi beyaz. Saflığın, temizliğin simgesi olan beyaz değil ama. Daha çok anlatacakları olan bir renk. İçinde iki tane buz. Birbirlerine çarparak erimeyi bekleyen iki buz parçası...

Diğer bardak yarıya kadar dolu. İçinde bildiklerimiz var. Saflık, şeffaflık... Onda da iki tane buz parçası. Tıpkı diğerindeki gibi birbirlerine dokunarak vakit geçiriyorlar. Diğer bardaktan farkları, birbirlerinden ayrılmak istemiyorlar. Sonlarının aynı olduklarını bilseler de direniyorlar.

Bardaklar kare bir masanın üzerinde. Yukarıdan ışık vuruyor. Tertemiz hava. Denizin kokusu, bardakların içindekilerinin güzel olmasının sebebi. Bir sürü tabak var masada. İçleri dolu. Mutfaktaki sarı saçlı, mavi gözlü, zamanında Selanik'ten buralara gelen teyzenin elinden çıkmış. Tabaklar tertemiz olana kadar çatal sesinin ardı arkası kesilmiyor.

Arkada bir müzik. İnceden geliyor sesi, rahatsız etmeden. Masadakilere hoş geldiniz diyor. Arada bana da kulak verin, muhabbetinizi bölmeden bir şeyler söyleyeceğim diyor. Gökyüzüne baktığınızda, sohbetinize ara verdiğinizde, denizi koklamak istediğinizde ben orada olacağım diyor.

Masa kalabalık oluyor bazen. Gelenler gidenler... Bazıları değişmiyor. Onlar hep aynı yerde oturuyor. Kıpırdamadan. O kadar çok anlatacakları var ki; oturdukları sandalye yatakları, masa da evleri gibi. Bazen de birileri gelip oturuyor masaya. Simalar hiç tanıdık değil. Geçerken uğradık, çok durmayacağız der gibi... Bir iki bardaktan sonra, denizi koklarken birden ortadan kayboluyorlar. Kendilerine alıştırmadan, sevmeye fırsat vermeden uçup gidiyorlar. Nereye gittiklerini sadece müzik biliyor. Bardakların birbirine çarpması, masadan kaçarcasına gidenleri unutturuyor.

Arka masada başka konular var. Memleket kurtarıyorlar, futbol konuşuyorlar, kadınları tartışıyorlar. Bazen gülüyorlar, bazen de birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyorlar. Masada her cümlenin sonunda bir kelime yankılanıyor. Boşver.

Bir kedi var. Her masanın altından tek tek geçiyor. Yukarıdakilere bakarak ne yaptıklarını anlamaya çalışıyor. Bazı insanlara kendini acındırarak karnını doyuruyor. Aslında mahallenin en yaşlı kedisi. Çünkü o mekana sadece mahallenin en çok sözü geçen kedisi girebiliyor.

Bizim masa. Mekanın en güzeli. Unutmak için değil, hatırlamak için oradayız. Gidenleri, bir önceki müziği, üç sene önceki şampiyonluk golünü, terk ettiklerimizi, bizi terk edenleri hatırlamak için... Hep oradaydık, her zaman orada olacağız.



11 Temmuz 2013 Perşembe

Ali'ye Ethem'e Abdullah'a Mehmet'e ...

"Kendimi çok zor tutuyorum çocuk.

Bunca şerefsizin arasında şerefin tarifini yapmaya çalışmak nasıl da zor. Nasıl da çaresizim. Nasıl da kelimesiz, nefessizim şu anda. Katilin şerefin ne olduğunu bilmiyor ki; haysiyetin, Onurun.... Ömrünce onurlu olmaya hiç ihtiyaç duymamış ki!


Yani şimdi çocuk; hiç görmemiş birine gökyüzünü nasıl anlatabilirim ki? Senin gülüşündeki şifayı, bir kadının sıcacık ekmeği eşit parçalarda bölerek çocuklarına uzatırkenki mutluluğunu, proleter bir babanın emek ve alın teri damlayan ellerindeki çatlaklığının ışıltısını...


Yani çocuk; ben şimdi kalkıp nasıl derim anneciğine Ali'n öldü, öldürüldü, gelmeyecek; yani artık hiç gelmeyecek... Kırık bir saz gibi gülüşü asılı kalacak duvarlarında!


Yani şimdi anneciğine kalkıp nasıl diyeceğim çocuk, ben kızımı kollarıma alıp koklarken senin anneciğine nasıl teselli vereceğim?


Şimdi ben bu acıyı hangi dilden haykırmalıyım çocuk? Hangi türküyü çalmalıyım arkandan? Ne renk akmalı gözyaşım? Hangi dinin duası okunmalı arkandan? Hangisinde caizdir katlin çocuk?


Yani, şimdi, sen gittin diye, ben, hiç ağlamadım çocuk... Kalbimin üzerine, bir hıçkırık, gelip oturdu, ve, hiç, ağlamadım.."




14 Mart 2013 Perşembe

Melanj

Ocak ayıydı... Mevsimler konusunda bize kış olduğu öğretilmişti yaşımız ermezken. Ancak bir terslik vardı, çünkü hava sıcaktı. Ama hayır, gördüklerim doğruysa herkesin sırtında battaniye vardı. Ağızlardan çıkan sigara dumanı mıydı, yoksa kışın soğukluğu muydu? Anlayamadım başta, sonraları fark ettim... Eksi dereceler bana uğramamıştı. Neden?

Soğukta ısınmayı istedim aylar yıllar önce. İşte fırsat, haydi yürüsene güneşe... Buzda kaya kaya yanaştım sıcağa, düşe kalka... Doğru yoldu gittiğim, kendimce... Hiç bu kadar sağlam basmamıştı ayaklarım yere, buz bile olsa...

Şubat geldi sonra... Geçen sene bu ay nerede olduğumu düşündüm. Aynı ay, aynı mevsim değil miydi? Dişlerimin birbirine vurduğu günlerden güneşe kadar gelmiştim. Aradaki tek fark bu sene 28 gün olan şubattı. Bir de ayakları yere sağlam basan ben.

Her sene üstüme bir yaş eklemedim sadece. İnsanları öğrendim, bir de denizleri. Öğrendiklerim yanında unuttuklarım olmasaydı ısınamazdım belki de.

Ve mart geldi. Artık baharın yaklaştığından emindim. Battaniyeler dolapların arkalarına kadar itilmişti çünkü. Sıcak hava, benim bilmediğim insanları bildiğim denizlere sürüklemişti. Bir de beni...

Ama o gün bahar uğramadı bana. Bende insanların arasındaydım tanımadıklarımla tanışmak için... Bende deniz kenarındaydım bildiklerimi insanlara anlatmak için...

Geçen seneki şubat geldi aklıma tekrar. İşte yine başladı üşüme... Dişlerim birbiriyle iletişime geçti, hem de çok iyi tanıdığım denizlerin önünde. Ben geçen günde bu vapur iskelesinde değil miydim? O zaman ne huzurlu iskele dememiş miydim? Nefret ettim o gün oradan; belki üşüdüğümden, belki güneşin saklanmasından...

Kolumdaki saate baktım. Durduğunu fark ettim zamanın, dolayısıyla günlerin... Denize baktım tekrardan, sonra vapurlara... Herkes devam ediyordu kaldıkları yerden. Ben hariç. Benim mevsimlerim karışmıştı, zamanım tükenmişti. Deniz beni çağırdı son kez gözümdeki damlayı görüp. Ağlamıyorum diye bağırdım. Ağlamıyorum, sadece gözüme hayat kaçtı...

5 Ocak 2013 Cumartesi

Kum

sen kum nedir bilmezsin
deniz görmedin ki.
yum gözlerini zamanı düşün,
deniz bir gözünde
kum bir gözündedir.


sen taş nedir bilmezsin
dağa çıkmadın ki.
yürü ufuklara doğru,
dağ bir ayağında
taş bir ayağındadır.


sen kül nedir bilmezsin 
ateş yakmadın ki,
uzat ellerini gökyüzüne,
ateş bir elinde
kül bir elindedir.


sen kan nedir bilmezsin
ölmedin, öldürmedin ki.
yat toprağa boylu boyunca,
ölüm bir yanında
kan bir yanındadır.


sen aşk nedir bilmezsin
beni sevmedin ki.
ağla, ağlayabildiğin kadar,
bütün güzellikler sende
aşk bendedir.


Ümit Yaşar Oğuzcan