Ocak ayıydı... Mevsimler konusunda bize kış olduğu öğretilmişti yaşımız ermezken. Ancak bir terslik vardı, çünkü hava sıcaktı. Ama hayır, gördüklerim doğruysa herkesin sırtında battaniye vardı. Ağızlardan çıkan sigara dumanı mıydı, yoksa kışın soğukluğu muydu? Anlayamadım başta, sonraları fark ettim... Eksi dereceler bana uğramamıştı. Neden?
Soğukta ısınmayı istedim aylar yıllar önce. İşte fırsat, haydi yürüsene güneşe... Buzda kaya kaya yanaştım sıcağa, düşe kalka... Doğru yoldu gittiğim, kendimce... Hiç bu kadar sağlam basmamıştı ayaklarım yere, buz bile olsa...
Şubat geldi sonra... Geçen sene bu ay nerede olduğumu düşündüm. Aynı ay, aynı mevsim değil miydi? Dişlerimin birbirine vurduğu günlerden güneşe kadar gelmiştim. Aradaki tek fark bu sene 28 gün olan şubattı. Bir de ayakları yere sağlam basan ben.
Her sene üstüme bir yaş eklemedim sadece. İnsanları öğrendim, bir de denizleri. Öğrendiklerim yanında unuttuklarım olmasaydı ısınamazdım belki de.
Ve mart geldi. Artık baharın yaklaştığından emindim. Battaniyeler dolapların arkalarına kadar itilmişti çünkü. Sıcak hava, benim bilmediğim insanları bildiğim denizlere sürüklemişti. Bir de beni...
Ama o gün bahar uğramadı bana. Bende insanların arasındaydım tanımadıklarımla tanışmak için... Bende deniz kenarındaydım bildiklerimi insanlara anlatmak için...
Geçen seneki şubat geldi aklıma tekrar. İşte yine başladı üşüme... Dişlerim birbiriyle iletişime geçti, hem de çok iyi tanıdığım denizlerin önünde. Ben geçen günde bu vapur iskelesinde değil miydim? O zaman ne huzurlu iskele dememiş miydim? Nefret ettim o gün oradan; belki üşüdüğümden, belki güneşin saklanmasından...
Kolumdaki saate baktım. Durduğunu fark ettim zamanın, dolayısıyla günlerin... Denize baktım tekrardan, sonra vapurlara... Herkes devam ediyordu kaldıkları yerden. Ben hariç. Benim mevsimlerim karışmıştı, zamanım tükenmişti. Deniz beni çağırdı son kez gözümdeki damlayı görüp. Ağlamıyorum diye bağırdım. Ağlamıyorum, sadece gözüme hayat kaçtı...