...

Boşluğun Tanıdık Sessizliği ...

15 Nisan 2012 Pazar

İnaf...

Özlem duygusu birkaç aydır dilimizde. Çokça da bahsettik, ancak aynı şeyleri ısıtıp ısıtıp insanların önüne koymaya gerek yok. İnsanlar, şehirler, mekanlar, ruhlar... Bunların yeri dolmaz, fakat özlenenler listesine farklı bir pencereden bakmak da lazım.

Bunları özleyebileceğini düşünür mü insan? 10 adımda özlediklerimizi sıralayalım.

1) Çıplak ayak yere basmak : Kapıdan içeri giriyorsunuz. Ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz. Ve işte büyük buluşma... Ayaklarla yer arasındaki o büyük buluşmada nefesler tutulur. Hayatınız boyunca kalbinizin atışını hızlandıran anlardan biri. Kendinizi bu sıcak andaki etkileşime bırakın, keyfini çıkartın.


2) Televizyon karşısında uyuyakalmak : Çok televizyon izlemeyen birisi olarak bu eylemi bile özlediğimi söylemeliyim. Özellikle de uykunuz geldiğinde yatağınıza yatmaktan ziyade, kasıtlı olarak, bilerek ve isteyerek tv karşısına geçip, gözlerinizin yavaşça küçülmesi ve rüyalara dalmak... Ufak bir üşüme ve üzerinize çekilen ince bir pike... Tüm bu güzelliklerin, kumandanın yere düşmesiyle bozulması... Kıçı başı dağılan, pilleri kanepenin altına kaçan kumandayı bile özledik...


3) Zili çalmak : Evdeyken kapıyı açmak tam bir eziyettir. Dışarıdaki için de anahtar ile kapıyı açmak aynı şekilde. Ancak o zilin sesi yok mu, defalarca basmak, içeridekini delirtmek... Özledik yahu...


4) Kendi kendine uyanmak : Tamam az uyku iyidir, fazlası göbektir, tembelliktir. Ama arkadaş bırakın da bir gün uyuyalım. Şöyle uykumu alıp, esnemeden uyanmak nasıl oluyordu unuttum. "Hadi kalk, nöbet var...", "Araç muhafızı lazım...", "Kahvaltıya..." Mazhar ağabeyimizin de dediği gibi "Biraz uyku, bütün istediğim buydu."


5) Ne giyeceğim diye düşünmek : Dolabı açıp, kıyafetlerinize bakmak. Sonra havaya, sonra tekrar dolaba bakıp, dakikalarca düşünmek... Tek tip kıyafetin giyildiği, herkesin birbirine benzediği bir yerdeyseniz böyle bir derdiniz yok. Veya dert demek yanlış olur, ne büyük keyifmiş. "O pantolonun üstüne o kazak olmadı" diyen birilerine bakmıştım.


6) Soğuk su içmek : Ne büyük marifet değil mi? Bademcikleri olmayan biri için bulunmaz bir nimet soğuk su. Buzdolapları vardı değil mi dışarıda? Onların içinde olması lazım. Yaz kış içeriz, severiz.


7) Yeni güne uyumadan girmek : Nöbet dışında en son gece 12'yi ne zaman geçirmiştim acaba? Takvimin bir gün daha ilerlemesi, yeni güne uykusuz ve keyifle girmek...


8) Cep telefonunuzu unutup unutmadığınızı kontrol etmek : Özellikle bir yerden kalkarken yapılır. Cepler kontrol edilir, telefon elinize geldiğinde de kontrol işlemi tamamlanmış olur. Ara sıra elim ceplerime gitse de bu yersiz çabam çok çabuk sonlanmaktadır şu son birkaç aydır.


9) Buzdolabını açıp ne yiyeceğini düşünmek : Karnınız aç ve en güzeli bir çözüm yolunuz var. Buzdolabı... Bilmeyenler için söyleyelim genellikle çift kapaklı olur ve soğutma özelliği ile karnınızın acıktığı zamanlarda hemen kademeye girer. Eskiden kapağını açar, saatlerce bakardık içinde ne var ne yok diye...


10) Arabaya binmek : "Ayağımızı yerden kessin yeter." ne doğru lafmış arkadaş. Sileceklerin, direksiyonun, dikiz aynalarının benim için bu kadar önemli olduklarını bilmiyordum. Hele o pedallar... Debriyaj-fren-gaz üçlüsünün, çekiç-örs-üzengi veya İzel-Çelik-Ercan üçlüsünden farksız olduğunu düşünürdüm hep. Ne kadar da yanılmışım...


Bunlar sadece akla ilk gelenler. Özlüyoruz, ama geliyoruz...

8 Nisan 2012 Pazar

İnanılması Gereken...

04 Nisan 2012
00:36
Hayattan beklentileriniz nelerdir? Hiç mi acımasız sorular yöneltmediniz yaşamınıza ilişkin? Başınızı öne eğip, fazla düşünmeden yol katetmek, etrafınızda olup bitenlere kulak kabartmamak, vurdumduymaz olmanın ilk evreleri değil midir? Sorgulayan beynin, insanlarımız tarafından karanlık köşelere itilmesinin, alfabeden sonra bizlere öğretilen ikinci konu olduğunu hatırlatmama gerek var mı?
Tüm bu sorulara lütfen içinizden cevap verin. Zira tek tek yanıtlamak, bu hayatın ekmeğini yiyen bizlere yutkunma zorluğu yaratır.

Hemen hemen herkesin düşünmeden de olsa, bir amaç uğruna koşuşturduğu bir düzen içindeyiz. Bu arada düzen hakkında soru sormamanız da şiddetle tavsiye edilir. Çünkü bilgisayarların ekran koruyucularındaki labirentlerden farksızdır bu sorunun cevabı. Ömür boyu bir sonuca varamayacağınız yollarda ilerlemek, kişinin kendi tercihi de olsa, benim önerebileceğim budur.

Her birey farklı amaçlar doğrultusunda, bu koşunun belirli etaplarına dahil olur. Kimisi isteyerek, kimisi de çaresizliğinden bu yarışın içindedir. Tüm bu koşuşturmanın amacı, isteklerimizin tatmin derecesini geliştirmek değil midir? Bu dereceyi geliştirmek için zorlu parkurlardan mı geçmek gerekir?

Her isteğin karşılanabilecek boyutta olduğunu düşünenlerdendim buraya gelene kadar. Ama bu benim için geçerliymiş... Veya senin için... Ya da yan odada oturan aile büyüklerin için...

Gördüm ki her insanın kaygıları farklı. İstekleri de... Tatmin dereceleri de... Ortak noktalar yok değil. Kimisinin ufak hedefleri, aşılmayı bekleyen yüzlerce engebenin gölgesi altında. O noktaya cılız bir ışık gönderebilmek belki benim için kolay... Muhtemelen senin için de... Ama herkes için aynı durum söz konusu bile değil. İşte tam da bu noktada o cılız ışığın aslında ne kadar da büyük bir alanı aydınlatabildiğine gözlerimle şahit olan ben, bu feneri tutan elleri öpmek istiyorum. O elleri sıkmak belki başkaları için kolay. Ama benim için oldukça zor... Muhtemelen senin için de...

Ben derim ki isteklerinizi, umutlarınızı, hedeflerinizi engebelerin gölgeleri altına bırakmayın. O cılız ışığı tutan eller size ait olmayabilir. Tepki vermek sizin elinizde. İrkilin... Oturduğunuz yerden doğrulun... Kapı çalıyor. Kim? Umut mu? Bilmem, orası da size kalmış...