Bazen karşı yakaya geçmek gibi, dalgalı denizi aşıp. Bazen Mahmutbey gişelerden çıkmak kıpkırmızı trafikte. Veya soğuk bir kış gününde yatağın diğer tarafını ısıtmak gibi.
Zoru yapmak, kolayda takılı kalmak. Varken yokmuş gibi hissetmek, yokken istemek. Bağırmak istemek ama kendi sesini duyamamak. Başkalarında başka şeyler aramak. Yatak keyfi yapmadan, kargalarla bok kahvaltısı yapmak. Dipte olduğunu düşünmek, ama senin altında insanlar olduğunu bilmek. Keyiften geberdiğin yerlere gidememek. Her zaman içtiğin şarabın boğazını yakması. Eşyalara anlam yüklemek. Kapı ziline bakmak uzun uzun.
Anlamsızlaştırmak her noktayı hayattaki. Plan dahi yapmamak ertesi güne. Avazın çıktığı kadar bağırarak af dileme isteği. Ama erkekliğe bok sürdürmemek için yutkunmak.
Kaçmak bilmediğin yerlere. Veya kaçmayı istemek. Bunu yazdığın ekipmanları, elinden düşürmediğin her şeyi o dalgalı denize fırlatmak. Kime ne olduğunu bilmemek. Dilini bilmediğin bir yerde yaşamak yıllarca.
Küçük şeyler yalanı. Aynı şekilde büyük beklentiler. Kendini boğazını doldurana dek düşünmek. Düşünmek. Sonra boğazından diline, ardından dışarı kusmak. Düşünmemek karşındakini. Veya arka banktakiler rahatsız olur mu kaygısızlığı. Ben demek her şeyden önce.
Sana huzur veren denize bakamamak. Balıkları yok saymak. Yağmurda çıplak dolaşmak. Ne giydiğine dikkat etmemek. Zamanı durdurma isteğini bastırmak için saatini denize fırlatmak. Kaçarcasına koşmak sana ihtiyacı olanları bırakıp. Umursamamak. Ve tekrar zamanı durdurmak..
Her cümlenin gizli öznesi aynı. Takısız isim tamlamasının o vazgeçilmez ilk kelimesi. Herkes kendine göre çekimini yapsın. Kimi olumlu, kimi olumsuz. Kimine göre sekiz harf, kimine göre dokuz. Haydi bakalım, çizgili defterinize yüz kere alt alta yazın kendinize yakın olanı. Şimdi tekrar okuyun yazdıklarınızı hızlıca. Gerçekleşti mi? Hayır mı? Bende öyle tahmin etmiştim..
Welcome to the Machine ...
...
Boşluğun Tanıdık Sessizliği ...
27 Ekim 2014 Pazartesi
1 Eylül 2013 Pazar
Evlat
Evlat... Bu söylediklerimi iyi dinle, notunu al. Bir daha böyle bir konuşma olmayabilir.
Evlat... İnandıkların var değil mi bu hayatta? Mutlaka olsun. Eğer yoksa git bul bir yerden. Çok kalabalık geliyorlar evlat. İnandıklarını değiştirmek için çok kalabalık gelecekler. Sakın kulak asma onlara. İnandığının yanlış olduğunu bilsen de, seni o yoldan döndürmeye çalışmalarına izin verme. Kanma...
Evlat... İlişkileri bilir misin? Sonuna hazırsan senden keyiflisi yok. Sonuna hazır ol. Başından emin bile olsan sonuna hazır ol. Eğer hazır değilsen, filmin sonundaki üzülme tabiri az kalır. Sonunu düşünerek hiçbir şeye başlama, ama aklının bir köşesini buna ayır.
Evlat... Ağlamakla aran nasıl? Arada ağla. Hiç olmazsa kendi kendineyken... Hiçbir yerde kendini sıkma, erkekliğe bok sürdürmeme diye bir şey yok. Yalan onlar. Kendini sıktığın her an, güçlerini birleştirir bir süre sonra. Her şey olup bittikten sonra ağlamak tahribat yaratır. Söylemedi deme.
Evlat... Arkadaşın var değil mi? İyi seç onları. Fazla yok onlardan, o yüzden bulursan bırakma... Herkes senin arkadaşın olamaz, olmamalı. Gerekirse yüzlerine bağır arkadaşın olmadıklarını. Avazın çıktığı kadar...
Evlat... Aşık olacağın insanlar olacak, bunu bil. Sevdiklerini bırakma, lafı geveleme ağzında. Seviyorsan git al. Tut elinden, nereye götürmek istiyorsan oraya götür. Ama sevgi yeterli olmayabilir, bunu da unutma.
Evlat... Aileni asla unutma. Asla. Seni karşılıksız seven tek insanlar onlardır. Herkesin gelip geçeceğini düşün, belki geçmeyeceklerdir ama sen öyle düşün. Böyle düşünmekten zarar gelmez, faydasını görürsün.
Evlat... En ağır konuşmalara hazırlıklı ol... Karşındakine ağır gelmeyebilir, hatta çok normal bile gelebilir. Ama senin kaldıramayacağın şeyler olabilir. Elbet bir yerde denk gelecektir, hazırlayabiliyorsan cephaneliklerini kuşan...
Evlat... Mutluluğu bilir misin? Söylerken bile gülümsemene sebep olur değil mi? Çok kaptırma kendini. O kadar da gülünecek bir kelime değil. Şunu unutma. Bu hayata iki çeşit insan gelir. Biri çevresindekiler tarafından sürekli mutlu edilen, sürekli mutlu olanlar. Diğeri de çevresindekileri mutlu etmek için dünyaya gelenler. Seçimini iyi yap. Süre sınırlaman yok, öyle bir soru bir dakika falan da değil. İyi düşün. Benim yaptığım seçimi sen yapma...
Evlat... Doğru söyledin, bu dediklerimin hiçbirini yapmadım. Sonra ne mi oldu? İşte bu yazıyı yazdım. Sonra ne mi oldu? Baştan sona okudum yazdıklarımı. Sonra ne mi yaptım? Ne yaptığımı tam hatırlamıyorum, ama ne yapmadığımı çok iyi biliyorum. Bu yazdıklarımın hiçbirini yapmadım...
Evlat... İnandıkların var değil mi bu hayatta? Mutlaka olsun. Eğer yoksa git bul bir yerden. Çok kalabalık geliyorlar evlat. İnandıklarını değiştirmek için çok kalabalık gelecekler. Sakın kulak asma onlara. İnandığının yanlış olduğunu bilsen de, seni o yoldan döndürmeye çalışmalarına izin verme. Kanma...
Evlat... İlişkileri bilir misin? Sonuna hazırsan senden keyiflisi yok. Sonuna hazır ol. Başından emin bile olsan sonuna hazır ol. Eğer hazır değilsen, filmin sonundaki üzülme tabiri az kalır. Sonunu düşünerek hiçbir şeye başlama, ama aklının bir köşesini buna ayır.
Evlat... Ağlamakla aran nasıl? Arada ağla. Hiç olmazsa kendi kendineyken... Hiçbir yerde kendini sıkma, erkekliğe bok sürdürmeme diye bir şey yok. Yalan onlar. Kendini sıktığın her an, güçlerini birleştirir bir süre sonra. Her şey olup bittikten sonra ağlamak tahribat yaratır. Söylemedi deme.
Evlat... Arkadaşın var değil mi? İyi seç onları. Fazla yok onlardan, o yüzden bulursan bırakma... Herkes senin arkadaşın olamaz, olmamalı. Gerekirse yüzlerine bağır arkadaşın olmadıklarını. Avazın çıktığı kadar...
Evlat... Aşık olacağın insanlar olacak, bunu bil. Sevdiklerini bırakma, lafı geveleme ağzında. Seviyorsan git al. Tut elinden, nereye götürmek istiyorsan oraya götür. Ama sevgi yeterli olmayabilir, bunu da unutma.
Evlat... Aileni asla unutma. Asla. Seni karşılıksız seven tek insanlar onlardır. Herkesin gelip geçeceğini düşün, belki geçmeyeceklerdir ama sen öyle düşün. Böyle düşünmekten zarar gelmez, faydasını görürsün.
Evlat... En ağır konuşmalara hazırlıklı ol... Karşındakine ağır gelmeyebilir, hatta çok normal bile gelebilir. Ama senin kaldıramayacağın şeyler olabilir. Elbet bir yerde denk gelecektir, hazırlayabiliyorsan cephaneliklerini kuşan...
Evlat... Mutluluğu bilir misin? Söylerken bile gülümsemene sebep olur değil mi? Çok kaptırma kendini. O kadar da gülünecek bir kelime değil. Şunu unutma. Bu hayata iki çeşit insan gelir. Biri çevresindekiler tarafından sürekli mutlu edilen, sürekli mutlu olanlar. Diğeri de çevresindekileri mutlu etmek için dünyaya gelenler. Seçimini iyi yap. Süre sınırlaman yok, öyle bir soru bir dakika falan da değil. İyi düşün. Benim yaptığım seçimi sen yapma...
Evlat... Doğru söyledin, bu dediklerimin hiçbirini yapmadım. Sonra ne mi oldu? İşte bu yazıyı yazdım. Sonra ne mi oldu? Baştan sona okudum yazdıklarımı. Sonra ne mi yaptım? Ne yaptığımı tam hatırlamıyorum, ama ne yapmadığımı çok iyi biliyorum. Bu yazdıklarımın hiçbirini yapmadım...
28 Ağustos 2013 Çarşamba
Üzüm Sonsuzluğu
Önümde iki bardak. Birinin rengi beyaz. Saflığın, temizliğin simgesi olan beyaz değil ama. Daha çok anlatacakları olan bir renk. İçinde iki tane buz. Birbirlerine çarparak erimeyi bekleyen iki buz parçası...
Diğer bardak yarıya kadar dolu. İçinde bildiklerimiz var. Saflık, şeffaflık... Onda da iki tane buz parçası. Tıpkı diğerindeki gibi birbirlerine dokunarak vakit geçiriyorlar. Diğer bardaktan farkları, birbirlerinden ayrılmak istemiyorlar. Sonlarının aynı olduklarını bilseler de direniyorlar.
Bardaklar kare bir masanın üzerinde. Yukarıdan ışık vuruyor. Tertemiz hava. Denizin kokusu, bardakların içindekilerinin güzel olmasının sebebi. Bir sürü tabak var masada. İçleri dolu. Mutfaktaki sarı saçlı, mavi gözlü, zamanında Selanik'ten buralara gelen teyzenin elinden çıkmış. Tabaklar tertemiz olana kadar çatal sesinin ardı arkası kesilmiyor.
Arkada bir müzik. İnceden geliyor sesi, rahatsız etmeden. Masadakilere hoş geldiniz diyor. Arada bana da kulak verin, muhabbetinizi bölmeden bir şeyler söyleyeceğim diyor. Gökyüzüne baktığınızda, sohbetinize ara verdiğinizde, denizi koklamak istediğinizde ben orada olacağım diyor.
Masa kalabalık oluyor bazen. Gelenler gidenler... Bazıları değişmiyor. Onlar hep aynı yerde oturuyor. Kıpırdamadan. O kadar çok anlatacakları var ki; oturdukları sandalye yatakları, masa da evleri gibi. Bazen de birileri gelip oturuyor masaya. Simalar hiç tanıdık değil. Geçerken uğradık, çok durmayacağız der gibi... Bir iki bardaktan sonra, denizi koklarken birden ortadan kayboluyorlar. Kendilerine alıştırmadan, sevmeye fırsat vermeden uçup gidiyorlar. Nereye gittiklerini sadece müzik biliyor. Bardakların birbirine çarpması, masadan kaçarcasına gidenleri unutturuyor.
Arka masada başka konular var. Memleket kurtarıyorlar, futbol konuşuyorlar, kadınları tartışıyorlar. Bazen gülüyorlar, bazen de birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyorlar. Masada her cümlenin sonunda bir kelime yankılanıyor. Boşver.
Bir kedi var. Her masanın altından tek tek geçiyor. Yukarıdakilere bakarak ne yaptıklarını anlamaya çalışıyor. Bazı insanlara kendini acındırarak karnını doyuruyor. Aslında mahallenin en yaşlı kedisi. Çünkü o mekana sadece mahallenin en çok sözü geçen kedisi girebiliyor.
Bizim masa. Mekanın en güzeli. Unutmak için değil, hatırlamak için oradayız. Gidenleri, bir önceki müziği, üç sene önceki şampiyonluk golünü, terk ettiklerimizi, bizi terk edenleri hatırlamak için... Hep oradaydık, her zaman orada olacağız.
Diğer bardak yarıya kadar dolu. İçinde bildiklerimiz var. Saflık, şeffaflık... Onda da iki tane buz parçası. Tıpkı diğerindeki gibi birbirlerine dokunarak vakit geçiriyorlar. Diğer bardaktan farkları, birbirlerinden ayrılmak istemiyorlar. Sonlarının aynı olduklarını bilseler de direniyorlar.
Bardaklar kare bir masanın üzerinde. Yukarıdan ışık vuruyor. Tertemiz hava. Denizin kokusu, bardakların içindekilerinin güzel olmasının sebebi. Bir sürü tabak var masada. İçleri dolu. Mutfaktaki sarı saçlı, mavi gözlü, zamanında Selanik'ten buralara gelen teyzenin elinden çıkmış. Tabaklar tertemiz olana kadar çatal sesinin ardı arkası kesilmiyor.
Arkada bir müzik. İnceden geliyor sesi, rahatsız etmeden. Masadakilere hoş geldiniz diyor. Arada bana da kulak verin, muhabbetinizi bölmeden bir şeyler söyleyeceğim diyor. Gökyüzüne baktığınızda, sohbetinize ara verdiğinizde, denizi koklamak istediğinizde ben orada olacağım diyor.
Masa kalabalık oluyor bazen. Gelenler gidenler... Bazıları değişmiyor. Onlar hep aynı yerde oturuyor. Kıpırdamadan. O kadar çok anlatacakları var ki; oturdukları sandalye yatakları, masa da evleri gibi. Bazen de birileri gelip oturuyor masaya. Simalar hiç tanıdık değil. Geçerken uğradık, çok durmayacağız der gibi... Bir iki bardaktan sonra, denizi koklarken birden ortadan kayboluyorlar. Kendilerine alıştırmadan, sevmeye fırsat vermeden uçup gidiyorlar. Nereye gittiklerini sadece müzik biliyor. Bardakların birbirine çarpması, masadan kaçarcasına gidenleri unutturuyor.
Arka masada başka konular var. Memleket kurtarıyorlar, futbol konuşuyorlar, kadınları tartışıyorlar. Bazen gülüyorlar, bazen de birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyorlar. Masada her cümlenin sonunda bir kelime yankılanıyor. Boşver.
Bir kedi var. Her masanın altından tek tek geçiyor. Yukarıdakilere bakarak ne yaptıklarını anlamaya çalışıyor. Bazı insanlara kendini acındırarak karnını doyuruyor. Aslında mahallenin en yaşlı kedisi. Çünkü o mekana sadece mahallenin en çok sözü geçen kedisi girebiliyor.
Bizim masa. Mekanın en güzeli. Unutmak için değil, hatırlamak için oradayız. Gidenleri, bir önceki müziği, üç sene önceki şampiyonluk golünü, terk ettiklerimizi, bizi terk edenleri hatırlamak için... Hep oradaydık, her zaman orada olacağız.
11 Temmuz 2013 Perşembe
Ali'ye Ethem'e Abdullah'a Mehmet'e ...
"Kendimi çok zor tutuyorum çocuk.
Bunca şerefsizin arasında şerefin tarifini yapmaya çalışmak nasıl da zor. Nasıl da çaresizim. Nasıl da kelimesiz, nefessizim şu anda. Katilin şerefin ne olduğunu bilmiyor ki; haysiyetin, Onurun.... Ömrünce onurlu olmaya hiç ihtiyaç duymamış ki!
Yani şimdi çocuk; hiç görmemiş birine gökyüzünü nasıl anlatabilirim ki? Senin gülüşündeki şifayı, bir kadının sıcacık ekmeği eşit parçalarda bölerek çocuklarına uzatırkenki mutluluğunu, proleter bir babanın emek ve alın teri damlayan ellerindeki çatlaklığının ışıltısını...
Yani çocuk; ben şimdi kalkıp nasıl derim anneciğine Ali'n öldü, öldürüldü, gelmeyecek; yani artık hiç gelmeyecek... Kırık bir saz gibi gülüşü asılı kalacak duvarlarında!
Yani şimdi anneciğine kalkıp nasıl diyeceğim çocuk, ben kızımı kollarıma alıp koklarken senin anneciğine nasıl teselli vereceğim?
Şimdi ben bu acıyı hangi dilden haykırmalıyım çocuk? Hangi türküyü çalmalıyım arkandan? Ne renk akmalı gözyaşım? Hangi dinin duası okunmalı arkandan? Hangisinde caizdir katlin çocuk?
Yani, şimdi, sen gittin diye, ben, hiç ağlamadım çocuk... Kalbimin üzerine, bir hıçkırık, gelip oturdu, ve, hiç, ağlamadım.."
Bunca şerefsizin arasında şerefin tarifini yapmaya çalışmak nasıl da zor. Nasıl da çaresizim. Nasıl da kelimesiz, nefessizim şu anda. Katilin şerefin ne olduğunu bilmiyor ki; haysiyetin, Onurun.... Ömrünce onurlu olmaya hiç ihtiyaç duymamış ki!
Yani şimdi çocuk; hiç görmemiş birine gökyüzünü nasıl anlatabilirim ki? Senin gülüşündeki şifayı, bir kadının sıcacık ekmeği eşit parçalarda bölerek çocuklarına uzatırkenki mutluluğunu, proleter bir babanın emek ve alın teri damlayan ellerindeki çatlaklığının ışıltısını...
Yani çocuk; ben şimdi kalkıp nasıl derim anneciğine Ali'n öldü, öldürüldü, gelmeyecek; yani artık hiç gelmeyecek... Kırık bir saz gibi gülüşü asılı kalacak duvarlarında!
Yani şimdi anneciğine kalkıp nasıl diyeceğim çocuk, ben kızımı kollarıma alıp koklarken senin anneciğine nasıl teselli vereceğim?
Şimdi ben bu acıyı hangi dilden haykırmalıyım çocuk? Hangi türküyü çalmalıyım arkandan? Ne renk akmalı gözyaşım? Hangi dinin duası okunmalı arkandan? Hangisinde caizdir katlin çocuk?
Yani, şimdi, sen gittin diye, ben, hiç ağlamadım çocuk... Kalbimin üzerine, bir hıçkırık, gelip oturdu, ve, hiç, ağlamadım.."
14 Mart 2013 Perşembe
Melanj
Ocak ayıydı... Mevsimler konusunda bize kış olduğu öğretilmişti yaşımız ermezken. Ancak bir terslik vardı, çünkü hava sıcaktı. Ama hayır, gördüklerim doğruysa herkesin sırtında battaniye vardı. Ağızlardan çıkan sigara dumanı mıydı, yoksa kışın soğukluğu muydu? Anlayamadım başta, sonraları fark ettim... Eksi dereceler bana uğramamıştı. Neden?
Soğukta ısınmayı istedim aylar yıllar önce. İşte fırsat, haydi yürüsene güneşe... Buzda kaya kaya yanaştım sıcağa, düşe kalka... Doğru yoldu gittiğim, kendimce... Hiç bu kadar sağlam basmamıştı ayaklarım yere, buz bile olsa...
Şubat geldi sonra... Geçen sene bu ay nerede olduğumu düşündüm. Aynı ay, aynı mevsim değil miydi? Dişlerimin birbirine vurduğu günlerden güneşe kadar gelmiştim. Aradaki tek fark bu sene 28 gün olan şubattı. Bir de ayakları yere sağlam basan ben.
Her sene üstüme bir yaş eklemedim sadece. İnsanları öğrendim, bir de denizleri. Öğrendiklerim yanında unuttuklarım olmasaydı ısınamazdım belki de.
Ve mart geldi. Artık baharın yaklaştığından emindim. Battaniyeler dolapların arkalarına kadar itilmişti çünkü. Sıcak hava, benim bilmediğim insanları bildiğim denizlere sürüklemişti. Bir de beni...
Ama o gün bahar uğramadı bana. Bende insanların arasındaydım tanımadıklarımla tanışmak için... Bende deniz kenarındaydım bildiklerimi insanlara anlatmak için...
Geçen seneki şubat geldi aklıma tekrar. İşte yine başladı üşüme... Dişlerim birbiriyle iletişime geçti, hem de çok iyi tanıdığım denizlerin önünde. Ben geçen günde bu vapur iskelesinde değil miydim? O zaman ne huzurlu iskele dememiş miydim? Nefret ettim o gün oradan; belki üşüdüğümden, belki güneşin saklanmasından...
Kolumdaki saate baktım. Durduğunu fark ettim zamanın, dolayısıyla günlerin... Denize baktım tekrardan, sonra vapurlara... Herkes devam ediyordu kaldıkları yerden. Ben hariç. Benim mevsimlerim karışmıştı, zamanım tükenmişti. Deniz beni çağırdı son kez gözümdeki damlayı görüp. Ağlamıyorum diye bağırdım. Ağlamıyorum, sadece gözüme hayat kaçtı...
Soğukta ısınmayı istedim aylar yıllar önce. İşte fırsat, haydi yürüsene güneşe... Buzda kaya kaya yanaştım sıcağa, düşe kalka... Doğru yoldu gittiğim, kendimce... Hiç bu kadar sağlam basmamıştı ayaklarım yere, buz bile olsa...
Şubat geldi sonra... Geçen sene bu ay nerede olduğumu düşündüm. Aynı ay, aynı mevsim değil miydi? Dişlerimin birbirine vurduğu günlerden güneşe kadar gelmiştim. Aradaki tek fark bu sene 28 gün olan şubattı. Bir de ayakları yere sağlam basan ben.
Her sene üstüme bir yaş eklemedim sadece. İnsanları öğrendim, bir de denizleri. Öğrendiklerim yanında unuttuklarım olmasaydı ısınamazdım belki de.
Ve mart geldi. Artık baharın yaklaştığından emindim. Battaniyeler dolapların arkalarına kadar itilmişti çünkü. Sıcak hava, benim bilmediğim insanları bildiğim denizlere sürüklemişti. Bir de beni...
Ama o gün bahar uğramadı bana. Bende insanların arasındaydım tanımadıklarımla tanışmak için... Bende deniz kenarındaydım bildiklerimi insanlara anlatmak için...
Geçen seneki şubat geldi aklıma tekrar. İşte yine başladı üşüme... Dişlerim birbiriyle iletişime geçti, hem de çok iyi tanıdığım denizlerin önünde. Ben geçen günde bu vapur iskelesinde değil miydim? O zaman ne huzurlu iskele dememiş miydim? Nefret ettim o gün oradan; belki üşüdüğümden, belki güneşin saklanmasından...
Kolumdaki saate baktım. Durduğunu fark ettim zamanın, dolayısıyla günlerin... Denize baktım tekrardan, sonra vapurlara... Herkes devam ediyordu kaldıkları yerden. Ben hariç. Benim mevsimlerim karışmıştı, zamanım tükenmişti. Deniz beni çağırdı son kez gözümdeki damlayı görüp. Ağlamıyorum diye bağırdım. Ağlamıyorum, sadece gözüme hayat kaçtı...
5 Ocak 2013 Cumartesi
Kum
sen kum nedir bilmezsin
deniz görmedin ki.
yum gözlerini zamanı düşün,
deniz bir gözünde
kum bir gözündedir.
sen taş nedir bilmezsin
dağa çıkmadın ki.
yürü ufuklara doğru,
dağ bir ayağında
taş bir ayağındadır.
sen kül nedir bilmezsin
ateş yakmadın ki,
uzat ellerini gökyüzüne,
ateş bir elinde
kül bir elindedir.
sen kan nedir bilmezsin
ölmedin, öldürmedin ki.
yat toprağa boylu boyunca,
ölüm bir yanında
kan bir yanındadır.
sen aşk nedir bilmezsin
beni sevmedin ki.
ağla, ağlayabildiğin kadar,
bütün güzellikler sende
aşk bendedir.
Ümit Yaşar Oğuzcan
deniz görmedin ki.
yum gözlerini zamanı düşün,
deniz bir gözünde
kum bir gözündedir.
sen taş nedir bilmezsin
dağa çıkmadın ki.
yürü ufuklara doğru,
dağ bir ayağında
taş bir ayağındadır.
sen kül nedir bilmezsin
ateş yakmadın ki,
uzat ellerini gökyüzüne,
ateş bir elinde
kül bir elindedir.
sen kan nedir bilmezsin
ölmedin, öldürmedin ki.
yat toprağa boylu boyunca,
ölüm bir yanında
kan bir yanındadır.
sen aşk nedir bilmezsin
beni sevmedin ki.
ağla, ağlayabildiğin kadar,
bütün güzellikler sende
aşk bendedir.
Ümit Yaşar Oğuzcan
14 Kasım 2012 Çarşamba
23 Eylül 2012 Pazar
Bulutlar Yüklü, Yağacak...
Bugün dündü aslında. Her gün biraz daha artardı dün. Dün ne vardı; bugün de o var... Dün kim vardı; bugün de o var... Alın o "ne" leri, alın o "kim" leri gidin buradan. Çünkü bugün dündü, yarın da bugün...
Şu an yıl 2006, Haziran. Yurttayım. Yine bu şarkı var. Kucağımda benzer bilgisayar. Değişen şey parmaklarımın hızı. Belki biraz da havalar. Duvardaki saatin tıkırtısı çınlamıyor mu odada? Televizyonun sesi kısık değil mi? Işık daha da mı loş? Yok yok her şey daha da standart sanki.
Önemli olan aylar değil, mevsimler değil, zaman değil... Önemli olan baş harfi büyük yazılan özel isimler. Ben, sen ve diğerleri. Hani o dünkü konuştuklarımız. Hatırladın değil mi? Dünde, bugünde olanlar işte. Bir şeyi unutmuş olabilir miyim? Hatırladım, yarın. Ama o yoktu değil mi? Bugünün ertesinde yoktu "ne" ler ve "kim" ler... Haksızlık etme kendine, zaten biliyordun ki en başından beri. Kendi kendine defalarca konuştun ya, onu diyorum işte...
Sanki dokunmazdı çocukken ağlamak değil mi? Kimse ağlamıyor mu artık salıncak dolu diye? Veya istediğimiz dondurma bakkala gelmemiş diye? Yahu patlayan topumun yerine yenisini almak için bu kadar beklemek zorunda mıyım? Yoksa o salıncak artık mevsim mi oldu, dondurma da zaman olmadı herhalde. Yok yok olmadı, oldu mu yoksa?
Kapı çaldı. Kim bu münasebetsiz dedim bu saatte? Kapıyı açtım. Tahmin et bakalım kimin geldiğini. Evet doğru tahmin ettin. Bu yazıyı yazan geldi. Çok dolaşmış, çok konuşmuş, çok tanışmış... Ama işte geri gelmiş. Hem de 2006'ya, Haziran ayına geri gelmiş. Sormuşlar madem o yıla geri gelecektin, niye dolaştın o kadar diye. Zaten bilmiyor muydun başından beri, konuşmuştun ya yüksek sesle kendi kendine. Şunu söylemiş sadece, başka gidecek yerim yok... O Haziran ayına lanet etmiş tekrar. Hem de yüksek sesle, hem de çocuk gibi...
Peki kaç tane Haziran geçti? Artık duvarda bir saat yok, televizyon da... Işık mı, çıkarken kapattım...
Şu an yıl 2006, Haziran. Yurttayım. Yine bu şarkı var. Kucağımda benzer bilgisayar. Değişen şey parmaklarımın hızı. Belki biraz da havalar. Duvardaki saatin tıkırtısı çınlamıyor mu odada? Televizyonun sesi kısık değil mi? Işık daha da mı loş? Yok yok her şey daha da standart sanki.
Önemli olan aylar değil, mevsimler değil, zaman değil... Önemli olan baş harfi büyük yazılan özel isimler. Ben, sen ve diğerleri. Hani o dünkü konuştuklarımız. Hatırladın değil mi? Dünde, bugünde olanlar işte. Bir şeyi unutmuş olabilir miyim? Hatırladım, yarın. Ama o yoktu değil mi? Bugünün ertesinde yoktu "ne" ler ve "kim" ler... Haksızlık etme kendine, zaten biliyordun ki en başından beri. Kendi kendine defalarca konuştun ya, onu diyorum işte...
Sanki dokunmazdı çocukken ağlamak değil mi? Kimse ağlamıyor mu artık salıncak dolu diye? Veya istediğimiz dondurma bakkala gelmemiş diye? Yahu patlayan topumun yerine yenisini almak için bu kadar beklemek zorunda mıyım? Yoksa o salıncak artık mevsim mi oldu, dondurma da zaman olmadı herhalde. Yok yok olmadı, oldu mu yoksa?
Kapı çaldı. Kim bu münasebetsiz dedim bu saatte? Kapıyı açtım. Tahmin et bakalım kimin geldiğini. Evet doğru tahmin ettin. Bu yazıyı yazan geldi. Çok dolaşmış, çok konuşmuş, çok tanışmış... Ama işte geri gelmiş. Hem de 2006'ya, Haziran ayına geri gelmiş. Sormuşlar madem o yıla geri gelecektin, niye dolaştın o kadar diye. Zaten bilmiyor muydun başından beri, konuşmuştun ya yüksek sesle kendi kendine. Şunu söylemiş sadece, başka gidecek yerim yok... O Haziran ayına lanet etmiş tekrar. Hem de yüksek sesle, hem de çocuk gibi...
Peki kaç tane Haziran geçti? Artık duvarda bir saat yok, televizyon da... Işık mı, çıkarken kapattım...
30 Ağustos 2012 Perşembe
I Know...
Biliyorum şarkıcıları değil, şarkıları sevdiğini. Eylemin adı müzik dinlemektir zaten. Müziklerin sözlerden önemli olması da bundandır. Her gün yaptıklarını düşün? Standart olanları kenara bırakırsan, bunların peşine ilk olarak müziği yazarsın. Vazgeçilmezdir bu yüzden. En azından senin için vazgeçilmez olduğunu biliyorum.
Biliyorum, ilgiyi sevdiğini. Herkesin etrafında olmasını istediğini. Bakışınla karşındakinin, senin ne dediğini anlamasını beklediğini. Sürprizlerdir senin yaşama karşı beklentin. Ama bunun için çaba göstermemek ilkedir. Önemli olan da budur değil mi; kılını kıpırdatmadan küçük sürprizlerle ruhunun okşanmasını, asırlarca bekleyebilirsin.
Biliyorum, günahkar olmak istemediğini, ancak günahları sevdiğini. Küçük yaşlardan beri kafanın içinde kurduklarına veya etrafındakiler tarafından anlatılanlara inandığını. Yapmaman gereken şeylerin çevresi, çok kalın duvarlarla örülüdür. Öyle anlatılmıştır. O duvarları aştığında, başına gelecekleri bilmek istemezsin. Ama ulaşılmaması gereken hep cazip geldiğinden bir şekilde aşarsın. Yaparsın, ancak yapmadım dersin.
Biliyorum ağlamanın ne kadar zor olduğunu düşündüğünü. Herkesin içinde gülmenin güzel, ağlamanın utanç verici olduğunu kurguladığını. Biliyorum aslında ara ara ağlayıp, insanlara en son ne zaman ağladığını bilmediğini söylediğini. Tanımadığın kişilerin olduğu sokaklarda, güçsüz kalıp, tanımadığın bir kaldırıma oturarak, sadece hıçkırıklarını duyduğunu.
Biliyorum, geçmişindeki bazı anları silmek istediğini. Hayatın boyunca aklına gelecek o zamanların üstünden çok vakit geçse de dün gibi hatırladığını. Sende en az benim kadar biliyorsun, nereye gidersen git, geçmişinin seni yakalayacağını.
Biliyorum anlatmak istediklerimi anlatabildiğimi. Ancak biliyorum daha kolay anlatımlar olduğunu...
Biliyorum, ilgiyi sevdiğini. Herkesin etrafında olmasını istediğini. Bakışınla karşındakinin, senin ne dediğini anlamasını beklediğini. Sürprizlerdir senin yaşama karşı beklentin. Ama bunun için çaba göstermemek ilkedir. Önemli olan da budur değil mi; kılını kıpırdatmadan küçük sürprizlerle ruhunun okşanmasını, asırlarca bekleyebilirsin.
Biliyorum, günahkar olmak istemediğini, ancak günahları sevdiğini. Küçük yaşlardan beri kafanın içinde kurduklarına veya etrafındakiler tarafından anlatılanlara inandığını. Yapmaman gereken şeylerin çevresi, çok kalın duvarlarla örülüdür. Öyle anlatılmıştır. O duvarları aştığında, başına gelecekleri bilmek istemezsin. Ama ulaşılmaması gereken hep cazip geldiğinden bir şekilde aşarsın. Yaparsın, ancak yapmadım dersin.
Biliyorum ağlamanın ne kadar zor olduğunu düşündüğünü. Herkesin içinde gülmenin güzel, ağlamanın utanç verici olduğunu kurguladığını. Biliyorum aslında ara ara ağlayıp, insanlara en son ne zaman ağladığını bilmediğini söylediğini. Tanımadığın kişilerin olduğu sokaklarda, güçsüz kalıp, tanımadığın bir kaldırıma oturarak, sadece hıçkırıklarını duyduğunu.
Biliyorum, geçmişindeki bazı anları silmek istediğini. Hayatın boyunca aklına gelecek o zamanların üstünden çok vakit geçse de dün gibi hatırladığını. Sende en az benim kadar biliyorsun, nereye gidersen git, geçmişinin seni yakalayacağını.
Biliyorum anlatmak istediklerimi anlatabildiğimi. Ancak biliyorum daha kolay anlatımlar olduğunu...
12 Ağustos 2012 Pazar
Kaplumbağa Terbiyecisi
Geceler karanlıktır çoğu zaman... Sadece loş bir ışık vardır. Kaplumbağa terbiyecisinin ayaklarına vuran o loş ışıktan başka aydınlığınız yoktur. Bir o kadar da sessizdir ortalık... Mahallenin çocukları top oynamayı bırakmışlardır. Sizden başka kimseler görünmez çevrede. İnsanlara kapalısınızdır. Öyle denk gelmemiştir, siz öyle tercih etmişsinizdir. Hava sıcaktır. Dışarı çıkma fikri gelir aklınıza, insanların arasına karışmak... Vazgeçersiniz. Böyle mutsuzsunuz, ama keyfiniz yerindedir.
Mevsimler geçer hızla. Kışın üşürsünüz, yaz gelsin dersiniz. Yazın terlersiniz, kış gelsin dersiniz. Zaten çoğu zaman ne dediğinizin farkında olmazsınız. Ağzınızdan çıkanla, kulağınızın duyduğu bir olmaz. Unutursunuz öncekileri, önceliklerinizi... Her şeye vakit ayırmak istersiniz, bazen de istemezsiniz. Dedim ya, ne istediğinizi, söylediklerinizi dahi bilmezsiniz. Böyle gelmiştir, böyle gitmemesi için hiçbir sebep yoktur.
Tatil istersiniz, tatile gitmezsiniz. İş istersiniz, işe giderken söylenirsiniz. Yalnız kalmak istersiniz, sıkılırsınız. Arkadaş istersiniz, konuşmazsınız. İstediklerinizin hiçbirini, seve seve yapmazsınız. Bir süre sonra, hiçbir şey istememeye başlarsınız. Keyif almamaya... Sevmemeye... Koşmamaya... Olduğunuz yerde, hep yorgun bir şekilde beklersiniz, bir şeyler olsa da, biri gelse de her şey değişse diye... Olur mu? Gelir mi? Ben iyiyim böyle diye kaç yıldır kandırmışsınızdır kendinizi? Yoksa herkese söylediğiniz yalanları, kendinize de söylemeye başladınız? Karşınızdakiyle saf diye dalga geçerken, aslında kendinizin dipsiz bir kuyuda, nasıl da yardıma muhtaç olan, en büyük saflardan biri olduğunuzun farkına varmanız için o kuyuya girmeniz mi gerekir? Belki evet... Belki de hayır... Bazı cevaplar önemsizdir, sorular daha önemlidir. Soru sormayı bilmeyen insana, cevap da verilmez.
Bulunulan yerde sadece bu bilgilerin ışığı vardır. İşte bu gecelerin karanlık olduğu, milyonlarca insanın yaşadığı fakat çıtın çıkmadığı bu merkezde, sadece bir şeyin sesi vardır. Bangır bangır anlatır söylemek istediklerini. Hem de tek kelime kullanmadan...
Mevsimler geçer hızla. Kışın üşürsünüz, yaz gelsin dersiniz. Yazın terlersiniz, kış gelsin dersiniz. Zaten çoğu zaman ne dediğinizin farkında olmazsınız. Ağzınızdan çıkanla, kulağınızın duyduğu bir olmaz. Unutursunuz öncekileri, önceliklerinizi... Her şeye vakit ayırmak istersiniz, bazen de istemezsiniz. Dedim ya, ne istediğinizi, söylediklerinizi dahi bilmezsiniz. Böyle gelmiştir, böyle gitmemesi için hiçbir sebep yoktur.
Tatil istersiniz, tatile gitmezsiniz. İş istersiniz, işe giderken söylenirsiniz. Yalnız kalmak istersiniz, sıkılırsınız. Arkadaş istersiniz, konuşmazsınız. İstediklerinizin hiçbirini, seve seve yapmazsınız. Bir süre sonra, hiçbir şey istememeye başlarsınız. Keyif almamaya... Sevmemeye... Koşmamaya... Olduğunuz yerde, hep yorgun bir şekilde beklersiniz, bir şeyler olsa da, biri gelse de her şey değişse diye... Olur mu? Gelir mi? Ben iyiyim böyle diye kaç yıldır kandırmışsınızdır kendinizi? Yoksa herkese söylediğiniz yalanları, kendinize de söylemeye başladınız? Karşınızdakiyle saf diye dalga geçerken, aslında kendinizin dipsiz bir kuyuda, nasıl da yardıma muhtaç olan, en büyük saflardan biri olduğunuzun farkına varmanız için o kuyuya girmeniz mi gerekir? Belki evet... Belki de hayır... Bazı cevaplar önemsizdir, sorular daha önemlidir. Soru sormayı bilmeyen insana, cevap da verilmez.
Bulunulan yerde sadece bu bilgilerin ışığı vardır. İşte bu gecelerin karanlık olduğu, milyonlarca insanın yaşadığı fakat çıtın çıkmadığı bu merkezde, sadece bir şeyin sesi vardır. Bangır bangır anlatır söylemek istediklerini. Hem de tek kelime kullanmadan...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)