...

Boşluğun Tanıdık Sessizliği ...

26 Şubat 2012 Pazar

Eski Sokaktaki Eski Oyunlar

24 Şubat 2012
07:55

... Seni hiç aldatmadım. Evet, doğru duydun. Seni hiç aldatmadım. Senin düşündüklerinle, aklından geçenlerle, benim yaptıklarım hiç aynı olmadı zaten. Hep ters yollardan gelmeye çalıştın benim yanıma. Kendince daha kısa yollardı. Sanki acelemiz varmış gibi hep koşturdun. Oysa ki zamandı bizim çözüm yolumuz. Kestirme yerine bu yolu kullanmalıydık, kullanmalıydın.
Elimden geleni yaptığımı söyleyemem. Belki daha fazlası da gelebilirdi. Ama sen yapmamı engelledin. Her zaman... Arkana dönüp baktığında, cevabını veremeyeceğin bir soru bıraktın ardında. Neden? Ne kadar da içi dolu bir kelime değil mi? Hiç sormadın bana bu soruyu. Belki de bende vardı bu sorunun bir cevabı. Ancak şimdi vermeyeceğim, tıpkı o zaman vermediğim gibi. Bazı cevaplara ulaşmak için kendini yorman gerektiğini unuttun benim yorgunluğumu hiçe sayarak.

Belki haklıydın. Sonuçta herkesin kendine göre haklı olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Üzücü... Sen hiç haklı olmadın. Benim cevap vermemem, kafamı sallamam senin haklı olduğunu göstermezdi ki. Ama sen öyle zannettin. Bu kadar saf olma... Kötü biri değilsin. Benim olmadığım gibi. Zaten çevremizdeki herkes de iyi değil mi?

Evet uzaktık. Kilometre gerçeğini atlatamadık hiç bir zaman. Gülmemize engel miydi peki? Değilmiş. Denize bakarken, rüzgardan gözlerimizin dolmasına engel miydi? Değilmiş. Hayallerin içinde kaybolmaya engel miydi? Değilmiş. Bu sefer inan bana. Hakikaten hiç biri engel değilmiş. Nereden mi biliyorum? Nasıl bu kadar emin konuşuyorum? Şu anda her şeyin engel olduğu bir yerdeyim çünkü. Hem de engellemenin sadece dikenli tellerle olmadığını yeni öğrendiğim bir yerde. 1 metrenin aslında ne kadar uzak olduğunu yeni fark ettiğim bir yerde. Başkaları tarafından, kuşların, köpeklerin bile, bizden kat kat özgür olduğunu, kafamıza vurdukları bir yerde.

Ama iyiyim. Gerçekten de iyi miyim? Bilmiyorum. Bak, bende de cevabı olmayan sorular var. Ama üstüne gidiyorum. Soruyorum. Yanıtı düşünüyorum. Bir çözüm yolu bulmak için yoruluyorum. Senin rahatı sevdiğini biliyorum. Bunun pek işe yarayan bir şey olmadığını da... Bundan dolayı koşuyorum. Acil bir çıkış noktasına ihtiyacım var. Senin o zamanlarki ihtiyacınla benzer. Ama ben bunun için kimseyi zorlamıyorum. Çünkü biliyorum ki, bu nokta buralarda bir yerde. Kendim bulabilirim. Sen bulamadın, ama ben bulabilirim.

Her şeyin bittiği, suyunu çektiği zamanlardan birinde soruyorum. Sen kimsin? Sen kim olduğunu bilmiyorsun, ama ben biliyorum...

19 Şubat 2012 Pazar

Geriye Doğru İşleyen Saatler...

16 Şubat 2012
12 nolu nöbet kulübesi
Saat 4:12
Bu yazı sesimizi duyuramadığımız ve ihtiyacımız olduğu zamanlarda bize kulak kabartamayan insanlar için...

Yazmak için belki de en doğru yerdeyim. Uzun zamandır var olan isteksizlik, etkisini kaybetmeye başlar başlamaz yazmak kaçınılmaz sondur.

An itibariyle bulunduğum durum ve 2,5 aylık yakın geçmişimle başlayalım. Şu an neredeyim? Burası sadece 6-7 merdivenle ulaşabileceğiniz bir yer... Yaklaşık 3 metrekarelik, içinde sadece tahta bir palet ve siyah, tozdan görülmekte zorlanılan bir kaputun üstünde, karanlık ve sessiz bir nöbet kulübesindeyim. Önümde geçirmem gereken 3,5 saatlik, her dakikasının oldukça sabır sınadığı bir günün ilk saatleri... Bu şekilde kimseye yakalanmamam adına, el fenerimin önüne eldivenlerimi koyarak bir şeyler karalamam, herhalde bu yazının kıymetini anlamanız için yeterli olur.

Sokak lambalarının ışığında yağmurun etkisini görebiliyorum. Üstümün ıslaklığı da cabası... Aslında nöbetler insanın kendisini dinleyebildiği, burada hiç kullanmadığınız "düşünme" eylemini en iyi şekilde icra edebildiği tek aktivite. Günlük yaptığınız sıkıcı ve rutin işlerden kurtulabildiğiniz yerlerdir nöbet kulübeleri. 

Şu an tam karşımda bulunan 5 kiloluk, üzerinde 20 merminin bulunduğu silah bana hiç bir anlam ifade etmiyor. Gün içerisinde bu silahla, yatağımdan bile çok vakit geçirsem de bir türlü ısınamıyorum. Atış yapmanın hazzı çok farklı olsa da, bu metal parçasıyla hiç bir iletişim kuramıyorum. Aslında silah seven insanları anlayabiliyorum. Kendi cinsleriyle kuramadıkları bağı, bu metal parçasıyla kuruyorlar. En zor zamanlarında, onları rahatlatan bir hayat kadını gibi gördüklerinden eminim...

Her şeyi bir kenara bırakın. Askerliğin bana öğrettiği şeyler de var. Öğretmenin yanında şaşırttığı bir şey. İnsanların belki de daha önce hiç bulunmadığı ve hayatı boyunca da girmeyeceği bir ortama adaptasyonu... Eminim hayatınızın hiç bir bölümünde bu kadar insanla bir arada yaşamadınız. Veya bu kadar kötü yemeklerle beslenip, duşta bu kadar sıra beklemediniz. Bir süre sonra tüm bu olumsuzluklara söylenmeniz, küfür etmeniz, hatta birileriyle tartışmanız son buluyor. Belki de böyle yaşamak zorunda olduğunuzdan, belki de kafanızı kurcalayacak başka öncelikleriniz olduğu için, bilmiyorum.

Burayı, soruları oldukça zor bir sabır testi olarak da görmeniz mümkün. Süre bitene kadar çıkamadığınız bu sınavda, soruları tane tane okumalısınız. Kimseden kopya çekmeye çalışmayın, zira cezası oldukça ağır. Kendi bildiğiniz yolda, aklınızın yardımıyla hızlı bir şekilde ilerlemeye çalışın. Bu sınavı bitirdiğiniz de ise attığınız stresin, duyacağınız rahatlamanın kelimelerle herhangi bir tarifi olduğunu düşünmüyorum. Ama tahmin edebildiğim bir şey var. Bu sınavdan sonra diyeceğiniz tek şey, keşke bu kadar çalışmasaydım olacaktır. İşte bu sözü söyleyecek olmanın hayali bile her şeyden çok öte...

Hayal demişken, çokça yaptığınız bir başka eğlenceniz de budur. Dışarıda, baş rolünde sizin olduğunuz bu kısa filmlerin odağında başkaları vardır bu kez. Özlem duyduklarınız...Doya doya sarılmak istedikleriniz... Biralarınızı tokuşturmaktan keyif aldıklarınız... Boşlukları siz doldurun kendinize göre. Ancak nasıl doldurursanız doldurun, bu filmin çekimlerine baharda başlanacaktır... 

1 Şubat 2012 Çarşamba

Loş Işık ve Aramıza Katılanlar...

Bak; bugün yeni bir ayın başlangıcı. Bitmesi gereken yeni bir ayın, yeni günleri. Şubat'ın bile 29 çektiği bir sene de, soğuğun içimize işlediği günlerde, baharın hayali nasıl da iç ısıtıyor tahmin edilmesi bile zor. 

İnsanın istediğini yapamayacağı tek yerdeyim. Bekliyorum, bekliyorum... Kafamı kurcalayacak, canımı sıkacak o kadar şey olmasına rağmen, ben buna izin vermiyorum. Dışarının hayali, heyecanımı o kadar arttırıyor ki, çıktığım gün neler yapacağımı bilemiyorum. 

Çok şey öğreniyorum. Kahkaha atmakla, tebessüm etmek arasında dağlar kadar fark olduğunu yeni öğrendim mesela. Kendimi sabırlı sanan ben, bu kelimenin üstüne daha neler neler koyacakmışım meğer... Daha da olgunlaştım... Suratına bakmayacağım insanların karşısında esas duruşta dururken, içimden onlarla nasıl dalga geçtiğimi kimse bilemez. 

Soğuktan ruhun bile dışarı çıkmaya korktuğu yerlerden birinde, sırtımdaki tüfeğin ve kafamdaki miğferin ağırlığı, ruhumun ağırlığı yanında hiç bir şey. Karanlığa bakıyorum... Ama öyle bir heyecan var ki içimde, karanlığın içinden bile aydınlığı yakalayabiliyorum. Hem de yanıbaşımda gibi, uzansam yakalayabilecekmişim gibi... Hissediyorum, oraya yaklaşıyorum...

Geçmişin karanlık, geleceğin aydınlık olduğu zamanın tam ortasında, loş bir ışık altında yazıyorum bunları. Cebimdeki umutla, kalbimdeki heyecanla, beynimdeki aydınlıkla, kan ter içinde kalsam da, arkama bakmadan koşuyorum... 

Şubat...

Şubat'ın sonundaki üç noktanın öneminden bahsetmeme gerek yok sanırım. Yeni bir ayın gelmesine sevinmemiştim bu kadar. Hadi be kış, hadi be ilkbahar...

Bu mevsim gelip geçici
Bu yağan kar.. Yağan kar..
Biliyorum ki gelecek yine ilkbahar... İlkbahar...
Açacak binbir renk bir çiçek
Gökyüzü ve beyaz bulutlar geçecek üstümden
Saçlarımda esecek ılık rüzgarlar
Ama sen... Sen kalacak! Kalacaksın içimde..
Ama sen.. Sen açacak! Açacaksın içimde hep !





2012'nin ilk post'u... Devamı gelir mi?