Dünyanın en çok taraftarı olan sporunu sorsam, sanırım hemen hemen herkes aynı cevabı verecektir. Futbol... Ortaya çıktığı günden beri çığ gibi büyüyen bir seyirci potansiyeli, zaman ilerledikçe de aklın hayalin alamayacağı paraların döndüğü endüstriyel bir spor şekline ulaşmıştır futbol.
Futbol nedir peki? Neden izlenir? Niçin bu kadar sinir stres karışmıştır bu işin içine? Alt tarafı bir spor, eğlence için yapılan ve izlenen bir uğraş değil midir? Aslında bunları sorgulamayla başlanmamıştır bu işe.
Çünkü bu işte sorgu yoktur. Daha doğrusu soruya yer ayrılmamıştır bulanlar tarafından. Keyif almak ile başlanan, yavaş yavaş hayatın kendisi olan, son aşamada da yerini; sinire, üzüntüye, heyecana, mutluluğa bırakan futbol, bilmem kaç yılından beri bu şekilde seyrini sürdürür.
Nasıl başlanır peki bu işe? Seyirciliğe veya profesyonel olarak bu işe nasıl soyunur insan? Tek kelimeyle özetlemek gerekirse bu işe çevreyle başlarsın. Çoğunluğumuz babalarından, bazılarımız amcalarından, bazılarımız da apartmandaki çok sevdiğimiz x ağabeyimizin tuttuğu takımından başlarız futbolu sevmeye. Veya sevmeye çalışmaya. Ama istisnasız herkes dener futbolu. Takım tutmayla başlanır. Mesela mahallede dışarı çıkıyorsan, mutlaka tuttuğun bir takım olmalıdır. Hafta sonu kazanırsan, kaybedenle dalga geçmen gerekir. Yenildiğinde de elbette seninle dalga geçen birileri bulunur.
İşte bu eşik noktasında vereceğin tepki senin geleceğini belirler. Ya takımına senden bir parçaymış gibi sahip çıkarsın, ya da 22 tane kazık kadar adamın, kendi çevresinde dönen bir topun peşinden canları çıkarcasına, hatta zaman zaman sakatlanma pahasına koşturduğu, milyonlarcasının da çeşitli meblağlar karşılığında televizyon karşısında veya statlarda izlediği gereksiz bir spor branşı olarak görme fikrinin temellerini atarsın. Kısaca kimi tutku olarak görür, kimi ise zaman kaybı.
Bana da babam tarafından ilk madde aşılandı. Belki renklerinden sevdim, belki seyircisinden. 4 Mayıs 1994'te Galatasaray'ı, Alpay'ın son dakikalarda attığı golle 3-2 yendiğimiz kupa finalinde başlamıştı futbol seyirciliğim. Sobalı evimizde, matematik ödevi yaparken izlediğim hayatımın bu ilk maçını hatırlarım. Belki Alpay yerine o golü Arif atsaydı bambaşka renklere gönül verecektim. Bu da benim hayatımdaki bir eşik noktasıydı.
Bu eşik noktalarını başarıyla atlattıktan sonra meşin yuvarlak sizin tutkunuz haline gelmiştir. Artık bundan sonra takımını sorgulamayı bırakırsın. Başarısızlıklarda en çok sen üzülürsün, en çok sen küfür edersin. Başarılarda da en çok sen mutlu olursun. Hatta sevinçten gözlerinden akan yaşları, çevrendeki insanlardan kaçırırsın.
Futbol aslında bu kadar basit bir oyundur. Çoğunun sevgisi, demin de söylediğim gibi sobalı bir evde başlar. Mahallede sevdiğin futbolcunun ismini bağırarak top sürmenle devam eder. Ömrünün sonuna kadar bu basit oyuna karşı olan zaafın, ivmesini kaybetmeden sürer gider.
Futbola, tanımadığın insanların milyonlarca euro kazandığı bir spor olarak bakmamak lazım. İnsanın tarifi zor hazlar aldığı bir spor olarak görmek gerekiyor bence. Futbol keyiftir, futbol tanımadığın insanlarla bir araya gelmektir, futbol göz yaşıdır...
Peki 5.paragrafın son cümlesine cevap verecek olursanız, sizce hangisidir?
- Bu arada izlediğim ilk maçın kısa özeti de aşağıdadır. Koçum Alpay ne çaktın 82'de...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder