...

Boşluğun Tanıdık Sessizliği ...

11 Aralık 2011 Pazar

Pause...


Bir süreliğine ayrıyız buralardan... Zamanında "yolculuklar kuzeye ise iş, güneye ise eğlencedir." demiştik. Böylece bu lafın üzerine, yutmamızı kolaylaştırması adına suyumuzu içebiliriz.

Buralar; okuyan tüm insanlara emanet... Bahriyeli bu çocuk yaz başına yetişecektir...

Fotoğraf fikri için Bülent Timurlenk ağabeyimize teşekkürler...




Haydi bakalım...

7 Aralık 2011 Çarşamba

Ama Arkadaşlar İyidir...

Sayısını sizin bile unuttuğunuz yılların ardından, tekrar yazma fikri aklınıza geliyor ise, yaşadığınız çevreye de ayrı bir parantez açmak gerekmez mi?

------------------------------

Her çocuk gibi üniversite çağına geldiğinizde, kendi ayaklarınızın üzerinde durmaya başlıyorsunuz. Ailenizden ayrılışın ardından; kalkış saatinizi kendinizin ayarlamasından tutun, yemekte ne yiyeceğinizi belirlemeniz gibi birçok karar sizi bekliyor. 

Üniversite, ardından eğitime doyamamışsanız yüksek lisans, doktora, iş derken; artık kendi kendinize yaşadığınız bir hayat ve değiştirdiğiniz farklı şehirler... Her ayrıldığınız şehirde bıraktığınız farklı insanlar ve her yeni taşındığınız şehirde kucak açtığınız yine farklı insanlar...  

Ayrı kaldığınız insanlardan dolayı küfür ettiğiniz hayatta, yeni tanıştığınız insanlar için minnetinizi sunduğunuz hayatta, aslında aynı hayattır ve herkes için aynı şekilde ilerleyen sürecin belirli aşamalarıdır. Bu aşamaların hepsinde yer alan tek bir özne vardır, "siz". Farklı şahıslara göre çekimini yapabildiğiniz, çevresinde şekillenen ve yaşanan tüm olayların da kahramanı olan bu özne, en yukarıda belirttiğim çevre değişkeninin tam merkezidir.

Bizlere çapı gören çevre açının derecesinin öğretilmesinin yanında, merkezden çevre üzerindeki tüm noktalara olan mesafenin de aynı olduğu öğretildi. Belki de varsayımdı bu, hiç düşünmedim. Ama en azından, merkez ve çevre faktörlerini biraz da olsa değiştirdiğimizde, yakınlığın aynı olmadığını görmemiz için, matematiğimizin iyi olmasına gerek yoktu. Belki pi sayısını aynı almamamızdan ötürü farklılıklar oluşuyordu, onu da bilemiyorum.

Ne diyorduk en son? Merkez, çevre, çap... Hayatınız boyunca verdiğiniz her karar, işaretlediğiniz her şık, sizin farklı bir merkeze yerleşmenizi, dolayısıyla da farklı çaplara ve farklı çevrelere adapte olmanızı gerektiriyor. Çok zor iş, ne diyelim kolay gelsin...

----------------------------

Yazdığım her yazıda, aldığım her kararda, konuştuğum her insana "sen" kavramının en önemli kelime olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Fakat kendim dahil, pek başarılı olduğum söylenemez.

Hep ben, sen, siz diyorum da... Dostlar, arkadaşlar da var... Madem öyle Tabutta Rövaşata filminin mükemmel iki sahnesi.

#Sahne 1:


#Sahne 2:

5 Aralık 2011 Pazartesi

Fringe

Biraz soluklanalım. Kafaları boşaltmak adına, kaçırdığımız birkaç bölümü peş peşe izledik. Piyasada çok sağlam yer eden, hem yazar, hem yapımcı, hem de yönetmen olan ender adamlardandır J.J. Abrams.

Diğer dizilerinde de olduğu gibi izleyiciyi birkaç bölüm uyutur ve herkes homurdanmaya başladığı an ... O yüzden hiç sesimizi çıkarmadan sezon sonuna kadar izleriz. Sonra yorumlarız.

Çok başarılı gidiyorlar. Ancak her zaman yaptıkları gibi Ocak ayına kadar ara var. Bekleyeceğiz...


# Olivia... Bayılıyoruz... Herkese lazım...

3 Aralık 2011 Cumartesi

Kaybedenlerin Satır Başı

11.09.2011  / 06:13

Ve güneş doğar. Demir parmaklıkların arasından içeri süzülür ışığı. Tozların arasından görünen ışığın ayaklara vurmasıyla hissedilen tatlı sıcaklık, uykunun ilerlemesiyle etkisini yitirir.

---------------------------------------

Zaman zaman, uyandığında bazı şeyleri hatırlamak istemezsin. Güneşli yeni bir güne, hiç bir şey olmamış gibi uyanmak istesen de, hafızayı temizlemek zordur. Yaşadıkların, yaşayacaklarının bir nevi alt yapısını teşkil ettiği için, kolay kolay sıyrılamazsın bu döngüden. 

Dün gelir aklına. Veya önceki günler. Keşkeyle başlayan cümleler kurmaya yeltenirsin; fakat yer yoktur hayatta bu kelimeye. Yavaş ilerleyen zamanın gediklisidir "keşke"ler. Kim bilir kaç kişinin hayatına girmiştir, kaç kişiye saç baş yoldurtmuştur? Ama senin cümlelerin arasına girmesine izin vermemelisin. O, kendine hep bir yer bulur cümlenin başında veya sonunda. İzin verme...

Peki bunları başarabilmek mümkün müdür? Zihni temizlemek, hiç yaşanmamış olmasını istediğin durumların üstünü örtmek, keşkelerin yer almadığı, dil bilgisi açısından uygun cümleler kurmak... Peki kelimelerle çok kolay anlatılan çarkın içinden, bu durumlara temas etmeden sıyrılma ihtimali?

Cevap:

Hatırına getirmek istemediğin tüm olaylar, bir şekilde aklında ve dilinde yer eder. Bunların peşine de, ne kadar izin vermek istemesen de keşkeli cümleler gelir. Son aşamada da, içe oturan, hazmı zor olan bir pişmanlık ile tüm bu sürecin sonuna gelmiş olursun.

Ya da boşverin pişmanlığı, keşkeleri, hataları falan. Ne demiş üstadların en önden gideni;

"Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin." Cemal Süreya

30 Kasım 2011 Çarşamba

"Tek" Yanıt

Hayatınızda ettiğiniz en büyük veda kimeydi? Ya da yaşadığınız en büyük ayrılık? Kız arkadaşınız, sıra arkadaşınız, anneniz? Listeyi uzatmak sizin elinizde...

Bazı sorular vardır ve cevapsız kalmaya mahkumdur. Belki de vardır bir cevabı, ancak yüzleşmekten korkabilirsiniz. Bu cevabı zor veya anlamsız soruyu boş bırakıp, diğer sorulara geçmek, aslında herkesin gündelik hayatında uyguladığı ve bizlere ilkokulda öğretilen en kestirme yoldur. Ama bu sorunun bana göre daha kısa yoldan bir cevabı vardır.

Ayrılık, veda; bunlar çok sanat müziği kelimelerdir bana göre. Kullanmamaya özen göstersek de belki de bizim kaçtığımız veya boş bıraktığımız cevapsız sorumuzun yanıtıdır bu kelimeler.

-----------------------------

Toplu ayrılıklar da vardır hayatın belli dilimlerinde. En sıkısı da budur. Birer birer önem verdiklerinden ayrılırken, vedalaşırsın vedalaşırsın...Ve bir yerde mutlaka patlak verirsiniz. Kendinizi, yalnız başınıza, kimsenin olmadığı küçük bir yerde veya kalabalıklar içinde bağırır vaziyette bulmak, insanların tepki farklılıklarının bir sonucudur.

İşte bu durumlardan olabildiğince hızlı bir şekilde sıyrılmak, sizin elinizde olduğu kadar, sizden desteklerini hiç bir zaman esirgemeyecek ve yazarken de büyük harfle başlayacağınız "Dost"larınızın yardımıyla gerçekleşebilir. Hayattaki şansınızı yorumladığınız zamanlarda, mutlaka bu "Dost" sayısını da göz önünde bulundurarak yorum yapmak doğrusudur.

Ettiğiniz en büyük vedanın bana göre cevabı var demiştim. Ayrıldığınız geçmiş zamanda, vedalaşırken en çok kendinize çektiğiniz, sarıldığınız insandır en zor ayrıldığınız. Çok daha güzel bir yere gidecek dahi olsanız da, bırakmak istemezsiniz onu. Aklınızı arkanızda, hatta onda bırakırsınız. Ancak akıl bu. O olmadan fazla uzağa gidemezsiniz, dolayısıyla geri dönüp onu almanız gerekir. Dolayısıyla geri döneceksiniz...


Şarkı alakasız gelmiş olabilir. İdare edin, üşümezsiniz...
    

12 Kasım 2011 Cumartesi

Hasta La Vista

Hiç bir yeri, arkanıza bakmadan terk ettiniz mi? Veya bir iki adım attıktan sonra, şöyle dönüp, göz ucuyla bakıp, iç geçirdiğiniz olmadı mı? Geride bıraktıklarınızı düşünmeden o yolda ilerleyebildiniz mi?

Vedalaştığınız yerde veya zamanda, mutlaka bıraktığınız birileri veya bir şeyler olmalıdır. İşte onlarsız o yolda, düzlük dahi olsa nasıl ilerleyebildiniz? Hele o virajları, onlar olmadan nasıl dönebildiniz?

Bunları yazan, hayatında hiç vedalaşmamış veya bu işin raconun nasıl olduğunu bilmeyen biri değil. Bizzat onların içinden gelen, hayatının belli dönemlerinde, hiç de kolay olmayan vedaların altından başarıyla kalkmış, herkes gibi bu prosedürleri pek sindiremeyen birinin parmaklarından çıkmakta bu kelimeler. Sadece, pratikteki eksikliğini, karşısındakilerin kullandıkları metotların da yardımıyla, teoriye dökmeye çalışan parmakların sorduğu sorular bunlar.  

Yakın zamanda, su yüzüne çıkacak bir kaç hadiseden ufak bir pasajdı bu. Bu sorulara verilebilecek cevaplar varsa, usul usul oturup, dinlenir tarafımca.

Kötü geçen ve çok fazla klavye ile etkileşim halinde olmayı istemediğim bu günde, yağmurun camda çıkardığı ses eşliğinde ...


İhtiyacımız olan güzel günler bizleri beklesin. İyi geceler...

8 Kasım 2011 Salı

Kurbağa Prenslerin Son Oyunları

Dünyanın en çok taraftarı olan sporunu sorsam, sanırım hemen hemen herkes aynı cevabı verecektir. Futbol... Ortaya çıktığı günden beri çığ gibi büyüyen bir seyirci potansiyeli, zaman ilerledikçe de aklın hayalin alamayacağı paraların döndüğü endüstriyel bir spor şekline ulaşmıştır futbol. 

Futbol nedir peki? Neden izlenir? Niçin bu kadar sinir stres karışmıştır bu işin içine? Alt tarafı bir spor, eğlence için yapılan ve izlenen bir uğraş değil midir? Aslında bunları sorgulamayla başlanmamıştır bu işe. 

Çünkü bu işte sorgu yoktur. Daha doğrusu soruya yer ayrılmamıştır bulanlar tarafından. Keyif almak ile başlanan, yavaş yavaş hayatın kendisi olan, son aşamada da yerini; sinire, üzüntüye, heyecana, mutluluğa bırakan futbol, bilmem kaç yılından beri bu şekilde seyrini sürdürür. 

Nasıl başlanır peki bu işe? Seyirciliğe veya profesyonel olarak bu işe nasıl soyunur insan? Tek kelimeyle özetlemek gerekirse bu işe çevreyle başlarsın. Çoğunluğumuz babalarından, bazılarımız amcalarından, bazılarımız da apartmandaki çok sevdiğimiz x ağabeyimizin tuttuğu takımından başlarız futbolu sevmeye. Veya sevmeye çalışmaya. Ama istisnasız herkes dener futbolu. Takım tutmayla başlanır. Mesela mahallede dışarı çıkıyorsan, mutlaka tuttuğun bir takım olmalıdır. Hafta sonu kazanırsan, kaybedenle dalga geçmen gerekir. Yenildiğinde de elbette seninle dalga geçen birileri bulunur. 

İşte bu eşik noktasında vereceğin tepki senin geleceğini belirler. Ya takımına senden bir parçaymış gibi sahip çıkarsın, ya da 22 tane kazık kadar adamın, kendi çevresinde dönen bir topun peşinden canları çıkarcasına, hatta zaman zaman sakatlanma pahasına koşturduğu, milyonlarcasının da çeşitli meblağlar karşılığında televizyon karşısında veya statlarda izlediği gereksiz bir spor branşı olarak görme fikrinin temellerini atarsın. Kısaca kimi tutku olarak görür, kimi ise zaman kaybı.

Bana da babam tarafından ilk madde aşılandı. Belki renklerinden sevdim, belki seyircisinden. 4 Mayıs 1994'te Galatasaray'ı, Alpay'ın son dakikalarda attığı golle 3-2 yendiğimiz kupa finalinde başlamıştı futbol seyirciliğim. Sobalı evimizde, matematik ödevi yaparken izlediğim hayatımın bu ilk maçını hatırlarım. Belki Alpay yerine o golü Arif atsaydı bambaşka renklere gönül verecektim. Bu da benim hayatımdaki bir eşik noktasıydı. 

Bu eşik noktalarını başarıyla atlattıktan sonra meşin yuvarlak sizin tutkunuz haline gelmiştir. Artık bundan sonra takımını sorgulamayı bırakırsın. Başarısızlıklarda en çok sen üzülürsün, en çok sen küfür edersin. Başarılarda da en çok sen mutlu olursun. Hatta sevinçten gözlerinden akan yaşları, çevrendeki insanlardan kaçırırsın. 

Futbol aslında bu kadar basit bir oyundur. Çoğunun sevgisi, demin de söylediğim gibi sobalı bir evde başlar. Mahallede sevdiğin futbolcunun ismini bağırarak top sürmenle devam eder. Ömrünün sonuna kadar bu basit oyuna karşı olan zaafın, ivmesini kaybetmeden sürer gider. 


Futbola, tanımadığın insanların milyonlarca euro kazandığı bir spor olarak bakmamak lazım. İnsanın tarifi zor hazlar aldığı bir spor olarak görmek gerekiyor bence. Futbol keyiftir, futbol tanımadığın insanlarla bir araya gelmektir, futbol göz yaşıdır... 

Peki 5.paragrafın son cümlesine cevap verecek olursanız, sizce hangisidir?

- Bu arada izlediğim ilk maçın kısa özeti de aşağıdadır. Koçum Alpay ne çaktın 82'de...


  

23 Ekim 2011 Pazar

İnsan(!) - Türklük(!) - Gurur Tablosu(!)

' Toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı. '

Yukarıdaki tanımın neye ait olabileceğini mutlaka tahmin etmişsinizdir. TDK'nın büyük sözlüğü yardımcı oldu bu tanım için. "İnsan" kavramı nasıl tanımlanmıştır merak etmiştim; özellikle de bugün. Çünkü bugün insan olduğumdan utandığım günlerden birisi. Ve bu tanımda da 'konuşma' dışında hiç bir kelimeye katılmadığımı söylemeliyim.

Bu ülkeyi eleştirmeyi çoktan geçmiştik, yüzlerce binlerce insan da düzeltmek için çok uğraştılar zamanında. Başarılı olamadıkları gibi çoğu da canıyla ödedi yardım etme çabalarını. Ne için, kim için? Ben söylemek isterim ne ve kim için olduğunu.

Sadece doğuda yaşadığı için, bugün can çekişen, hiç bir suçu olmayan bebeklere, çocuklara, gençlere ağıza alınmayacak laflar eden, kelime dağarcıklarına yeni girmiş 'ilahi adalet' sözcük öbeğini cümle içinde kullanmaya çalışan insanlarla aynı havayı soluyoruz biz. Aynı yerde yaşıyor, aynı marketten alışveriş yapıyoruz. Öyle bir halkız ki biz klavye başına geldiğinde örgütlenmenin en kralını yaparız. En güçlü devletiz ya dünyada, en cesaretlisi... Sınırda masum çocuklar öldüğünde hepimiz askeriz. Asker selamının en alasını veririz. Profil fotoğraflarımıza çok güzel koyarız terörü lanetliyoruz yazısını, Atatürk resimlerini... Biz Türküz çünkü.

Haftaya 29 Ekim, hepimiz Atatürk'ün gençleri olacağız o zaman. Cumhuriyet kelimesi en çok aranan sözcük olacak. Sosyal paylaşım siteleri kırılacak Türklükle. Bugün unutulacak... Üç gün önce olduğu gibi... Geçen sene olduğu gibi... İki sene sonra olacağı gibi... Biz böyleyiz çünkü. Çene-icraat grafiğimiz hep aşağı yönde. Negatiflik kalmadı artık koordinat sisteminde. Ama ineceğiz daha da, Türküz çünkü biz. Her şeyin en iyisini biz bilir, en doğrusunu biz yaparız.

İşte bende o fedakar Türk gençlerinden biriyim. 2 ay sonra hiç bilmediğim yerlere, bilmediğim insanların yanına gideceğim. Neden? Vatan için, millet için, bayrak için... Bir şeyler olursa insanlar bilgisayar başında örgütlensin diye, 3 dakika haber izleyip, 5 dakika gazete okurken, ölen insanlara bakıp "Yazık!" desinler diye gideceğim. Diğer dostlarım gibi, diğer çocuklar gibi. Çocuklarının başına bir şey gelmesin diye onlara bisiklet bile almayan anne babalar gibi yollayacak ailem beni. Vatan için, birlik beraberlik için...  

Bugün gördüm ki dönüşü olmayan bir yoldayız biz. Karanlığa doğru koştururcasına gidiyoruz. Artık dönebileceğimiz bir sapak yok, dinlenebileceğimiz bir mola yerimiz de yok...

15 Ekim 2011 Cumartesi

Yolculuk ...

Tren garlarından, oto garlarına hava alanlarına uzanan bir yolculuk masalı vardır. İnsanların bir yerlerden başka yerlere taşındığı bu yerleri sevmem. Sevimsizdir buralar, hüzün kokusu kaplamıştır her yeri. İnsanların gözleri dolu doludur. Hep bir gergin bekleyiş havası vardır bu yardıma muhtaç insanların suratlarında. Yer, zaman, mevsim farketmeden, aynı insanlar, bu aynı yerlerde, aynı şekilde beklemeye devam ederler.

-----------------------------

15/10/2011 05:00

" ... işte gene yollara düştüm,
  hem yalnızım, hem değilim... "

Yine bir yolculuk. Tatsız yolculuklardan birisi. Ayaklar geri geri gitse de üstüne gitmek lazım. 2 ay boyunca yaşanacak gergin bekleyiş yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor. Umuyoruz ki bu sefer doğru bir karar verilmiştir. Zaman, bu soruların hepsine cevap verecektir. Kozlar şu an onun elinde. Ama tedbirliyim, zira son bir hamlem var; beklemedeyim...


Karadeniz'in bu güzel şehrinden hepinize selamlar ... 

 

9 Ekim 2011 Pazar

1940-1980

Duvarımda yazıyor : "Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir..."
Sen olmasan müzik olmazdı güzel insan.


Doğum günün kutlu olsun...

8 Ekim 2011 Cumartesi

Bilardo Topları

Ayrıldığımız gündü.
Mutfaytaydık, buzdolabının yanında, kapısı açıktı, her şey bambaşka 
görünüyordu yüzüne vuran o soğuk ışıkta
"Biliyor musun" dedin. "Sen neye benziyorsun biliyor musun?"
Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinç, hem keder veren gizli
bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı.
Sis ışığa çıkmıştı. Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın kuyuya
düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
"Neye?" dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar
gibi, "Neye?"
"Bilardo toplarına."
"Neden?" dedim.
"Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun
da ondan..."
Bir uçurum gibi derinleşen sessizlik o an başlamıştı bile bizi birbirimizden
uzaklaştırmaya.
Beni terk etmeden önce yaptığın son konuşma oldu bu. Sonra iki arkadaşım
geldi, birinin omzunda ağladım, hangisiydi şimdi hatırlamıyorum. Sonra
birlikte başka bir kente gittik, anlarsın ayrılığın ilk günlerinde o eve
katlanamazdım, sonra ben başka aşklara, sonra başka başka evlerin 
duvarlarına başka takvimler aştım.
Şimdi ne zaman birinden ayrılsam ıstakaların sesi patlıyor kulaklarımda
ardından bilardo topları 
dağılıyor dört bir yana
Seni hatırlıyorum o soğuk ışıkta
bir daha
bir daha
bir daha


Murathan Mungan 

27 Eylül 2011 Salı

Gelen Gelsin ..

Burası sondan bir önceki köy. Bu köye girmezsen, sona kadar başka çıkış bulamazsın. O yüzden soluklanmak için en ideal istikamettir burası.

---------------------

Köyün girişinde teyzeler karşılar seni. Tedirginlik vardır suratlarında. Çünkü çok kişi geçmiştir önlerinden buraya uğramadan. Teyzeler, hiç bir zaman anlam verememişlerdir neden uğramadıklarını. Neden bu kadar hızlı bir biçimde sona doğru gider insanlar diye yıllarca sormuşlardır birbirlerine. Gelen insanlara ise tüm misafirperverlikleri ile davranırlar. Çünkü sondan bir önceki köydür burası. Burada dinlendikten sonra, başka gidecek yeri yoktur insanların. Sadece tek yönlü, dönüşü olmayan "son" bir yolculuk kalır geriye.

Bu köyde, gelen misafire her zaman iyi davranılmıştır. Yenilen meyveler o kadar tazedirler ki dalıyla birlikte getirilir insanların önüne. İçilen süt en hakiki, yağsız sütlerdendir. Gece gökyüzündeki yıldız sayısı hiç bir yerde olmadığı kadar fazladır. Tertemiz çarşaflara yatıp alınan uyku, belki de bu zamana kadar ki en dolu dolu uykudur.

İşte biz de gitmeden önce soluklanmak istedik bu köyde. Aynı sıcakkanlı insanlar girişte bizi bekliyorlardı. Bir arkadaş, bir baba, bir abla sıcaklığı ile elimizden tutup bizi köye aldılar.

Şimdilik buradayız. Dostlara, arkadaşlara duyurulur. Ziyaret etmek isteyen buyursun gelsin. Zira çok fazla kalmayacağız. Çantamızı alıp gitmemiz an meselesi...

11 Eylül 2011 Pazar

2 Eylül 2011 Cuma

Eylül Ekim Kasım Aralık

Eylül... Hep zor geçmiştir. İnsanın bilinçlenmeye başlamasından itibaren böyle süregelir.  

Küçüklüğünüzü hatırlayın. En büyük zevkin tatil olduğu dönemlerin bitişini bu ayın gelmesi ile anlarsınız. Bu yaşlarda eylül ayı; havuza girmenin, dondurma yemenin, sokakta top oynamanın, bisiklet sürmenin, geç kalkmanın sona erdiği dolayısıyla da uykuların kaçmasına sebebiyet veren en kötü aylardan bir tanesiydi.

Yaş biraz daha ilerledikçe yukarıda anlatılan olayların ana fikrinde bir değişiklik olmazdı aslında. Sadece nesnelerin yerlerine farklı şeyler konup cümle yine aynı şekilde tamamlanabilirdi. Bu da yaşın 20'lere yaklaşmasıyla hayattan alınan keyiflerin farklı boyutlara kaymasından kaynaklanmaktaydı. 

Ne kadar kötü bir durumdur kısacık yaz süresinde, bin bir zahmetle tanıştığın, tatilin en güzel kızıyla bir şeyler yaşayıp, en güzel vakitlerde ayrılmak. Yollarınız güzel bir temmuz başında kesişir ve yine aynı yollar hüzünlü bir eylül başında ayrılır. Aslında bunları bilerek başlarsınız, ama herkes farklı şehirlerin yolcularıdır. 

Yaş ilerler ilerler... En güzel yaşlara gelinir. Hani şu masa başında, bilgisayar karşısında heba ettiğimiz, kilolarımıza kilo kattığımız vakitler var ya. Neyse, para kazanılmaya başlanır, araba alınır, ev alınır, rutin bir hayat sürülür. Her şey yerli yerindedir, yorgunluk dışında keyiflere sekte vuran bir mani yok iken yine eylül gelir. Havalar kapanır, yapraklar düşer. Bu demektir ki yorucu bir iş hayatı yeni bir dönem ile karşınızda. Masanıza kurulur, bilgisayarınıza biraz daha yaklaşır ve kilolarınız ile bol sıfırlı cirolar elde eden işletmenize siz de bir katkı sağlarsınız. Böylece para parayı getirir, zenginler biraz daha zenginleşir...

Yine bir eylül... Havalar kapandı. Yapraklar düştü düşecek. Hayat, aşk, iş üçgeni (sırasını da doğru yazdım, bu şekilde olmalı) cevaplanmayı bekleyen sorularla ilerlemekte. Hadi be eylül, yanılt beni bu sefer. Bu yazdıklarımın hepsi çöp olsun, geri dönüşüm kutusunda imhayı beklesin...

İçimden geldi şarkı. Bugünlük affedilmeyecek şeyler yapın efendim. Tatlı rüyalar...


  

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Erken Kaybedenler...


Son zamanlarda okunan kitaplar arasında üst sıralara hızla tırmanmıştır. Küçük küçük hikayelerden oluşmaktadır ve bu hikayelerden çoğu kitabı okuyan her erkeğin başından mutlaka geçmiştir. Bacak kadar çocukların mahallenin güzel ablalarına, abilerinin kız arkadaşlarına, hocalarına olan aşkları çok güzel bir dil ile anlatılmıştır. Olayların sizin mahallenizden çıkıyormuş gibi anlatılması da kitabın okuma süresini oldukça kısaltıyor.

"Kolay ağlayan sert adamlar; Kıskanç, gururlu, saf ergenler; Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu..."  Güzeldir, tavsiye edilir, alınıp okunması için yardımlar sunulur.

28 Ağustos 2011 Pazar

Mendel vs. Bezelye



Bir papaz neden bezelye çiftleştirmek ister ki? Kıyma, havuç ve patates ile mükemmel bir uyum yakalayan yurdum yemeğini, genetiksel açıdan inceleyip çaprazlama ile şekilden şekle sokan bu adama şaka bir yana saygılar bizlerden olsun.


 Gece gece nereden sardım adama. Kafam ısındı. İyi geceler olsun.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Silence !!!

Deniz kokusunu aldın mı? Hava kapalı, deniz dalgalı ama bir o kadar da sessiz ise doğru yerdesin. Güneşin doğuşunun en keyifli seyri, batışının da zaman zaman gözden kaçabileceği, az insanlı, bol sohbetli bir yer.


-----------------------------

Miskinlik çöker. Tatlı esen rüzgar, göz kapaklarının yer çekimine dayanamamasını tetikler. Aylar sonra uyurken üşümek, ayakların mideye doğru çekilmesi yüzde tatlı bir tebessüm oluşturur. Bünye böyle bir sessizliğe ne kadar dayanabilecek göreceğiz. Ancak şimdilik, ikinci bir emre kadar ...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Güzel insanlara ..

Aborijin Duası

Her şey yeterli olsun!
Seni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni diliyorum.
Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum.
Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum.
Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum.
Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.
İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum.
Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum.
Son "elveda"yı atlatmana yetecek kadar "merhaba" diliyorum.

Aborijin dostlarımızı anımsadım bugün. Soykırım diye yırtındığımız zamanlarda , "Gerçek soykırım"ın aslında nasıl olabileceğini bize istemeden de olsa gösteren bir halk kendileri. 

Binlerce yıllık topraklarında tam anlamıyla kendi hallerinde yaşamışlar. Doğaya o kadar saygılıdırlar ki kendilerine yetecek kadar sebze ve et tüketiminde bulunmuşlardır. Günde sadece 4 saatlik bir çalışmanın yeterli olduğu, kadınların doğadan sebze menüleri hazırlayıp, erkeklerin de bumerang ile avcılık yaptıkları vakitlerde, İngilizler keyiflerini kaçırana kadar güzel güzel geçiniyorlarmış. 

Yerlileri öldüren beyazların cezalandırılmayacağı açıklamasıyla birlikte nedense nüfuslarının 2/3'sini kaybetmişler. Çok değerli İngiliz halkına medeniyeti de bu halkın bahşettiğini düşünmekteyim. 

Irklarının yok edilmeye çalışılması, kimliklerinin unutturulmaya zorlanması da köleliğe zorlanan bu halkın bir nevi ipini çekmiştir. 

Ana hatlarıyla bu hikaye böyle anlatılabilir. Güzel insanlarmış. Zor zamanlarda, kolay bir şekilde yaşamaya çalışmışlar. Ama tabiki insan faktörü, 1000 yıl önce veya sonra pek bir farklılık göstermediğinden, bu ulvi olan görevleri de bir yere kadar sürmüş.

Bu asil insanlara 2011'in İstanbul'undan selam olsun..




Br-Ba


4. sezon. Bomba gibi başladılar. Walt yerini tekrar Heisenberg'e bırakır.

19 Ağustos 2011 Cuma

Uzak

Vardır bir hikmeti ağızdaki tatsızlığın. Yüzler güler kısmen, gözler eşlik eder; ama vardır bir burukluk. Çözülemeyen denklemler gibidir, bilinmeyenlerin neler olduğu öğretilmiştir genç yaşta, ama nasıl çözülmesi gerektiği gösterilmemiştir. Bir büyüğe danışılması gerekir mi? Gerekir..

Yoğun bir alkol dönemi, uykunun keyiften ziyade ihtiyaca dönüşmesi genç mühendisi rahatsız eder. Klavyenin başına geçer tatsızlığı atmak için. Uyumadan önceki son hamlelerini dikkatli seçmelidir. Çünkü konum itibariyle bir yumruk daha yerse game over olacak "Street Fighter" dövüşçüleri gibidir.

Ama önce uzaklara gider. Koşar koşar koşar... Nefes nefesedir. Arkasına bakmaz. Bir ağacın gölgesine sığınır. Buz gibi kaynak suyundan içer. Uyumamalıdır. Uyursa uyanamaz. Uyanamazsa yazamaz. Yazmalıdır. Atmalıdır zehri. Kalem, yerini tuşlara bırakmıştır. Aynı hazzı vermez belki, ama rahatlatır. Bir büyüğe danışana kadar yazmalıdır.

Gözünü açar. Evet, uyku tatlı gelmiştir. Günler sonra keyif alır uykudan. Yazısını tamamlamadan uykuya dalmıştır. İçindeki pişmanlık, keyif alınan uykuyu mahvetmiştir. Her şeyin başa dönmesi, ağızdaki tatsızlığı geri getirmiştir.

Büyükle karşılaşılır. Acı kahveler ile sohbet başlar. Büyükle ikinci kez karşılaşılmıştır. İlkinde çok uyarı gelmiştir, burukluk zamanla atılmıştır vücuttan ama ikinciye vücut nasıl bir tepki verir düşünmek dahi istemez genç. Sohbet uzun sürer, günlerce aylarca... Büyük, son cümlesini etmeden, genç oradan uzaklaşır, dinlemek istemez, dinlerse istediği cevabı alamayacağından korkar.

Koşar koşar koşar uzaklara. Nefes nefesedir. Arkasına bakmaz. Bir ağacın gölgesine sığınır. Buz gibi kaynak suyundan içer. Ve tuşları bırakır, artık konuşabilir hale gelmiştir. Konuştukça rahatlamıştır ve atmıştır zehri vücuttan. Eskisi gibi olmasa da yüzdeki tebessüm daha masumane, daha içtendir artık. Bir süre idare edecektir, etmelidir...


14 Ağustos 2011 Pazar