...

Boşluğun Tanıdık Sessizliği ...

23 Eylül 2012 Pazar

Bulutlar Yüklü, Yağacak...

Bugün dündü aslında. Her gün biraz daha artardı dün. Dün ne vardı; bugün de o var... Dün kim vardı; bugün de o var... Alın o "ne" leri, alın o "kim" leri gidin buradan. Çünkü bugün dündü, yarın da bugün...

Şu an yıl 2006, Haziran. Yurttayım. Yine bu şarkı var. Kucağımda benzer bilgisayar. Değişen şey parmaklarımın hızı. Belki biraz da havalar. Duvardaki saatin tıkırtısı çınlamıyor mu odada? Televizyonun sesi kısık değil mi? Işık daha da mı loş? Yok yok her şey daha da standart sanki.

Önemli olan aylar değil, mevsimler değil, zaman değil... Önemli olan baş harfi büyük yazılan özel isimler. Ben, sen ve diğerleri. Hani o dünkü konuştuklarımız. Hatırladın değil mi? Dünde, bugünde olanlar işte. Bir şeyi unutmuş olabilir miyim? Hatırladım, yarın. Ama o yoktu değil mi? Bugünün ertesinde yoktu "ne" ler ve "kim" ler... Haksızlık etme kendine, zaten biliyordun ki en başından beri. Kendi kendine defalarca konuştun ya, onu diyorum işte...

Sanki dokunmazdı çocukken ağlamak değil mi? Kimse ağlamıyor mu artık salıncak dolu diye? Veya istediğimiz dondurma bakkala gelmemiş diye? Yahu patlayan topumun yerine yenisini almak için bu kadar beklemek zorunda mıyım? Yoksa o salıncak artık mevsim mi oldu, dondurma da zaman olmadı herhalde. Yok yok olmadı, oldu mu yoksa?

Kapı çaldı. Kim bu münasebetsiz dedim bu saatte? Kapıyı açtım. Tahmin et bakalım kimin geldiğini. Evet doğru tahmin ettin. Bu yazıyı yazan geldi. Çok dolaşmış, çok konuşmuş, çok tanışmış... Ama işte geri gelmiş. Hem de 2006'ya, Haziran ayına geri gelmiş. Sormuşlar madem o yıla geri gelecektin, niye dolaştın o kadar diye. Zaten bilmiyor muydun başından beri, konuşmuştun ya yüksek sesle kendi kendine. Şunu söylemiş sadece, başka gidecek yerim yok... O Haziran ayına lanet etmiş tekrar. Hem de yüksek sesle, hem de çocuk gibi...

Peki kaç tane Haziran geçti? Artık duvarda bir saat yok, televizyon da... Işık mı, çıkarken kapattım...

30 Ağustos 2012 Perşembe

I Know...

Biliyorum şarkıcıları değil, şarkıları sevdiğini. Eylemin adı müzik dinlemektir zaten. Müziklerin sözlerden önemli olması da bundandır. Her gün yaptıklarını düşün? Standart olanları kenara bırakırsan, bunların peşine ilk olarak müziği yazarsın. Vazgeçilmezdir bu yüzden. En azından senin için vazgeçilmez olduğunu biliyorum.

Biliyorum, ilgiyi sevdiğini. Herkesin etrafında olmasını istediğini. Bakışınla karşındakinin, senin ne dediğini anlamasını beklediğini. Sürprizlerdir senin yaşama karşı beklentin. Ama bunun için çaba göstermemek ilkedir. Önemli olan da budur değil mi; kılını kıpırdatmadan küçük sürprizlerle ruhunun okşanmasını, asırlarca bekleyebilirsin.

Biliyorum, günahkar olmak istemediğini, ancak günahları sevdiğini. Küçük yaşlardan beri kafanın içinde kurduklarına veya etrafındakiler tarafından anlatılanlara inandığını. Yapmaman gereken şeylerin çevresi, çok kalın duvarlarla örülüdür. Öyle anlatılmıştır. O duvarları aştığında, başına gelecekleri bilmek istemezsin. Ama ulaşılmaması gereken hep cazip geldiğinden bir şekilde aşarsın. Yaparsın, ancak yapmadım dersin.

Biliyorum ağlamanın ne kadar zor olduğunu düşündüğünü. Herkesin içinde gülmenin güzel, ağlamanın utanç verici olduğunu kurguladığını. Biliyorum aslında ara ara ağlayıp, insanlara en son ne zaman ağladığını bilmediğini söylediğini. Tanımadığın kişilerin olduğu sokaklarda, güçsüz kalıp, tanımadığın bir kaldırıma oturarak, sadece hıçkırıklarını duyduğunu.

Biliyorum, geçmişindeki bazı anları silmek istediğini. Hayatın boyunca aklına gelecek o zamanların üstünden çok vakit geçse de dün gibi hatırladığını. Sende en az benim kadar biliyorsun, nereye gidersen git, geçmişinin seni yakalayacağını.

Biliyorum anlatmak istediklerimi anlatabildiğimi. Ancak biliyorum daha kolay anlatımlar olduğunu...


12 Ağustos 2012 Pazar

Kaplumbağa Terbiyecisi

Geceler karanlıktır çoğu zaman... Sadece loş bir ışık vardır. Kaplumbağa terbiyecisinin ayaklarına vuran o loş ışıktan başka aydınlığınız yoktur. Bir o kadar da sessizdir ortalık... Mahallenin çocukları top oynamayı bırakmışlardır. Sizden başka kimseler görünmez çevrede. İnsanlara kapalısınızdır. Öyle denk gelmemiştir, siz öyle tercih etmişsinizdir. Hava sıcaktır. Dışarı çıkma fikri gelir aklınıza, insanların arasına karışmak... Vazgeçersiniz. Böyle mutsuzsunuz, ama keyfiniz yerindedir.

Mevsimler geçer hızla. Kışın üşürsünüz, yaz gelsin dersiniz. Yazın terlersiniz, kış gelsin dersiniz. Zaten çoğu zaman ne dediğinizin farkında olmazsınız. Ağzınızdan çıkanla, kulağınızın duyduğu bir olmaz. Unutursunuz öncekileri, önceliklerinizi... Her şeye vakit ayırmak istersiniz, bazen de istemezsiniz. Dedim ya, ne istediğinizi, söylediklerinizi dahi bilmezsiniz. Böyle gelmiştir, böyle gitmemesi için hiçbir sebep yoktur.

Tatil istersiniz, tatile gitmezsiniz. İş istersiniz, işe giderken söylenirsiniz. Yalnız kalmak istersiniz, sıkılırsınız. Arkadaş istersiniz, konuşmazsınız. İstediklerinizin hiçbirini, seve seve yapmazsınız. Bir süre sonra, hiçbir şey istememeye başlarsınız. Keyif almamaya... Sevmemeye... Koşmamaya... Olduğunuz yerde, hep yorgun bir şekilde beklersiniz, bir şeyler olsa da, biri gelse de her şey değişse diye... Olur mu? Gelir mi? Ben iyiyim böyle diye kaç yıldır kandırmışsınızdır kendinizi? Yoksa herkese söylediğiniz yalanları, kendinize de söylemeye başladınız? Karşınızdakiyle saf diye dalga geçerken, aslında kendinizin dipsiz bir kuyuda, nasıl da yardıma muhtaç olan, en büyük saflardan biri olduğunuzun farkına varmanız için o kuyuya girmeniz mi gerekir? Belki evet... Belki de hayır... Bazı cevaplar önemsizdir, sorular daha önemlidir. Soru sormayı bilmeyen insana, cevap da verilmez.

Bulunulan yerde sadece bu bilgilerin ışığı vardır. İşte bu gecelerin karanlık olduğu, milyonlarca insanın yaşadığı fakat çıtın çıkmadığı bu merkezde, sadece bir şeyin sesi vardır. Bangır bangır anlatır söylemek istediklerini. Hem de tek kelime kullanmadan...


30 Haziran 2012 Cumartesi

Büyük B'ler

Bazı kelimeler vardır, ağırdır. Yerinden kalkmaz. Her yerde edilmez. Cümle haline gelmez. Akla gelir, gelse bile ağızdan çıkmaz. Geri dönüşü yoktur. Olamaz da...

Bazı yerler vardır, karanlıktır. Göz gözü görmez. Görmeyi bilen bile göremez. Girmeye korksan da girersin bazen. Düşünmezsin neler olabileceğini. Sanki hep karanlıkta büyümüş gibi hissedersin kendini o an...

Bazı şarkılar vardır, konuşur seninle. Söze gerek yoktur. Anlatmak isteyen her koşulda anlatır derdini. Dinlersin. Gözlerini kaparsın. Şarkının içinde hissedersin kendini. O şarkı büyür. Seninle birlikte...

Bazı gözler vardır, kaçamazsın. Mutlu olursun baktıkça. Huzur bulursun. Bakarsın. Dalarsın. Seversin. Düşünmezsin. Dünya önemsizdir o an. Zaman önemsizdir o an. Bir çift göz, her şeyi önemsiz kılar...

Bazı hayatlar vardır, yaşamak istemezsin. Gülmeye yer yoktur. Sevmeye yer yoktur. Zordur. Küçük şeyler önemlidir daha çok. O küçük şeyler birleşmez hiç bir zaman. Büyümez. Büyütemezsin...

Bazı denizler vardır, dingindir. Dümdüzdür. Tertemizdir. Balıkları görürsün. Açılırsın. Hiç ses duymayana kadar gidersin. Arkana bakmazsın. Arkadakiler kıymetsizdir o an. Balıklardır önemli olan. Onları takip edersin...

Bazı uykular vardır, kalkamazsın. Hep uyumak istersin. Saati duymazsın. Kapıyı duymazsın. Yastığına sarılırsın. Kimseye sarılmadığın gibi. Nefes almayı bile düşünmezsin. Nefes de, kapı ve saat gibi değersizdir...

Bazı dönüşler vardır, anlamazsın. Gözünle görürsün, inanamazsın. Elinle tutarsın, hissedemezsin. Şaşırırsın. Sana hiç öğretilmeyen bir konudur. Anlamlandıramazsın. Bazı dönüşler vardır, istemezsin...



23 Haziran 2012 Cumartesi

Bazı

Bazı gecelerin sabahı yoktur
yalnızca karanlık olarak kalırlar


Bazı ayrılıkların dönüşü olmaz
giden gider
borçlarıyla yaşar kalanlar.


Geleceği yoktur bazı kalplerin
aşk uğramaz onlara bir daha
tek bir hatırayla yaşlanırlar.


Bazı pişmanlıklar uzun sürer
zamana yayılırlar.


Kendinden kaçanlara
saklanacak yer kalmaz dünyada
gün gelir kendileriyle tanışırlar
asıl yalnızlık o zaman başlar
hayata geç kalmıştır kendine geç kalan
şairin dediği gibi
bir daha yaşamak zorunda kalır
geçmişi anlamayan.


Bazı geceler
bazı insanlar
bazı yerlerde
sahiden karşılaşırlar.


Bazı insanlar
bazı aşklar
bazı şarkılar
bu yüzden unutulmazlar.


Bazı hayatlar hayal tutmazlar
bu yüzden
bazı bazı bazı
çabuk yaşayıp
ansızın kaybolmalar...


Murathan Mungan

4 Haziran 2012 Pazartesi

Bilinenden Muzdarip

Herkesin birbirinden sakladığı bir yaşamı olduğunu düşünenlerdenim. "Saklamak" deyince belki gizli kapaklı işler çevirme gibi bir hava yaratmış olabilirim, ama aslında olması gereken ve çoğunun yüzleşmekten korktuğu bir gerçektir bu. İnsanlar birbirleriyle ne kadar yakın da olsa, daha önceden yaşanan geçmiş kısmı, ne saklanacak kadar küçük, ne de anlatılacak kadar saf ve temiz olmayabilir.

Geçmişin çok fazla irdelenmesi, geleceğe bir parça da olsa zarar verebilir düşüncesi yaratabileceğinden, merak olgusu çok fazla yaşamamıştır bende. Herkesin üzerinde mistik bir havanın dolaşması, ona karşı duyulan hayranlığı arttırmaz mı? Benim gibi sizin de, sanki arttırır dediğinizi duyuyorum, ama yine de o merak duygusu çoğu zaman ağır basmakta...

İlk iki paragrafta anlattıklarımdan yola çıkarak, geçmişimin çok karanlık olduğu veya bana o karanlık geçmişimle (!) ilgili sorular gelmesini istemediğim gibi bir durum oluşmuş olsa da, bu yazıyı yazmadaki asıl amacım, sizlerin de bilmediği, geçmişte yaşadığım ve benim için büyük önem taşıyan birkaç şeyin söz konusu olduğu... İşte benim hakkımda bilmediğiniz 5 şey :

1) İsmim... Yanlış anlamayın, sizlere söylediğim adım doğru. Bazı ailelerde vardır, yeni doğan çocuğa dedenin isminin konması. Hem babaya karşı ufak bir bağlılık göstergesi, hem de yılların getirdiği sorgulanmayan bir gelenektir. Aile olarak, genellikle çift ismi olan ve çocuklara da, babaların isimlerinin konulduğu bu gelenek, bizde de mevcut. Benim de sahip olduğum iki ismimden ilki, hiç görmediğim dedeme ait. En azından isim olarak dedemi yaşatacak olmam, konulan bu ismin daha bir amaca uygun olduğunu gösteriyor gibi... Çift ismin de mantıklı olduğunu düşünenlerdenim, zira çift isim konması, çocuğa ileride ufak da olsa bir seçme şansı verildiği şeklinde yorumlanabilir.

2) Büyüklerim tarafından çok problemli bir çocukluk yaşadığım, nesilden nesile aktarılarak bugünlere kadar gelmiştir. Sürekli hasta olmam, her akşam hastanelere gitmemiz, sadece arabada uyumam (hatta kırmızı ışıkta dururken uyanmam) neden sıkıntılı büyüdüğümün alt başlıkları olarak içindekiler sayfama yazılabilir. Bu problemler sonrasında, geçirdiğim 3 ameliyat, belki de hayata bir kenarından tutunmamızı sağlamıştır. Bu konu yaklaşık 20 sene öncesine ait olduğundan, o zamanlar ile ilgili birkaç olay dışında, bellekte pek bir şey bulunmuyor. O ameliyatlar ile ilgili akılda kalan ilk şey, bayıltma yöntemiydi. Sürekli ağlayan ve yerinde durmayan bir çocuğu bayıltmak, çok zor bir iş olsa da, zorla ağzımı kapatarak beni bayıltanlara hala tepkiliyim. İşte tüm bu bayıltma anlarında kullandıkları, lastik benzeri şeyin kokusu ara ara burnuma gelir ve içimin cız etmesine neden olur. O kokudan itinayla nefret ederiz, yeri gelir yolumuzu değiştiririz.

3) Madem ameliyat dönemlerine kadar gittik, o zamanla ilgili güzel bir anıyı daha paylaşalım. Hayatınızda aldığınız en anlamlı, sizi en mutlu eden hediye nedir? Bana göre akılda tutulması gereken, anında cevap verilmesi şart olan bir soru. Burası benim blogum olduğuna göre, kendi soruma kendim cevap vereceğim. Anlattığım gibi problemli bir çocukluk ve bir dizi ameliyatla bugünlere gelebildik. O dönem mutlaka benim açımdan zor geçen bir dönem olmuştur, ancak yaşın ufak olmasından dolayı, yaşanılan sıkıntılar, hatırlanma açısından bugünlere kadar gelmemiştir. Asıl sıkıntıyı yaşayanın, muhakkak o dönemlere birebir tanıklık eden, aile bireyleri olduğunu söylemeye gerek yok diye düşünüyorum.

Yanlış hatırlamıyorsam son ameliyata girmeden birkaç gün önce, babam ne hediye istediğimi sormuştu. Bu sorudaki amaç, artık çok yorulan bir baba ve annenin, çocukları için her daim bir şeyler yapabileceğini göstermek istemeleriydi. Sabırsızlık, yorgunluk, uykusuzluk bir yana, bir ailenin, ufak bir umut için bekleyişi... Aslında ne istediğimi tahmin etmek zor değil. Bisiklet... Ve ameliyattan çıktıktan sonra, odamda turuncu bir bisiklet... Narkozun etkisi geçer geçmez gördüğüm o bisiklet, bir anda ayılmama neden oldu. Bu hediyenin o zamanki anlamı ile şimdiki anlamı arasında çok fark bulunmakta... Belki de o yaşımda gördüğüm o bisiklet, benim o an her şeyi unutmama neden olmuştu. Belki de bir teşekkür dahi etmeden, hemen bisikletin üstüne atlayıverdim. Belki de o bisikleti, o zaman hediye olarak bile görmedim, karşılanması gereken bir ihtiyaçtı. Ancak şu an düşündüğümde, farklı duygular çağrıştırıyor. Yorgun olan bir ailenin, morali sıfır noktasına gelen insanların, küçük bir çocuğun ayağa kalkışını görmek için neler yapabileceğiydi. O anki isteğim önemli değildi, o an önemli olan, ameliyat sırasında kulağıma fısıldanan "Haydi kalk!" yakarışlarıydı. İşte o bisiklet hala duruyor ve o bisiklete her baktığımda da kötü günlerin bittiği, beni o sedyelerden ayağa kaldıran bir araç olarak görüyorum.

Biraz geç olabilir ama çok teşekkür ederim... Her şey için...

4) Sürekli zor günler geçiren bir toplumda yaşıyor ve o toplum, karamsarlığı hayat anlayışı haline getirmiş insanlardan oluşuyorsa, en çok ihtiyacınız olan şeylerin başında gülmek gelir.

Blog açarken doldurulması gereken kısımlardan biri de, hakkınızda yazabilecekleriniz kısmıdır. Buraya, gülen güldüren yazmamız, aslında hayata bakışımızı bir nevi anlamanıza yardımcı olabilir. Kafaya çok fazla bir şey takmamaya çalışan, aslında güldüğüm zaman, sıkıntılarımın çoğunu üzerimden attığıma inanan biri olarak büyüdüm. Hayata bu şekilde bakabilmem, çok zor dönemler yaşamadığımdan veya hiç karamsarlığa kapılmadığımdan değil, bunların sadece geçici olduğunu ve yolumun üzerindeki ufak taşlar olduğuna inanmamdan ileri gelmekteydi.

Ne kadar karamsar insanların sayısı çok da olsa, güldürme işini çok iyi yapan insanlar da elbette var. Bu işten para kazananlarda mevcut. Yazılan stand-up metinlerinin, birkaçı haricinde, çok kaliteli olduğunu düşünmüyorum, zira halkımızın güldüğü şeyler belli. Bunun üzerinden, pek de kaliteli işler yapmanın zor olduğunu düşünmedim hiç bir zaman. Bu doğrultuda, bizim de aklımızda vardı buna benzer işler yapmak. Hatta vakti zamanında, genellikle yaşadığım anılardan oluşan bir şeyler karalamaya da başladım. Bundaki amaç, sevdiğim bu "gülme" eylemini maddiyata dökmek olmadığından, bir süre yavaşladım ve sonra frene bastım. Devam etmem durumunda, çoğu işten kaliteli olacağını düşünsem de, o isteksizlik bir kere beyne ulaşınca her şeyden vazgeçebiliyorsunuz. Bu işler belli olmaz gerçi, metinler duruyor, bir gaza bakarım...

5) Hayatımdaki vazgeçilmez şeylerden biri de şarkılardır. Çok erken yaşlarda başladık bu merete. Elbette müzik zevkinin yaş ilerledikçe değiştiği gerçeğini göz ardı etmek mümkün değil. Zaman ilerledikçe müzik zevkinizi ve kalitesini, kendinize göre bir raya oturtur ve oradan gidişini seyredersiniz. Herkes gibi bizim de kendimize göre bir müzik keyfimiz ve dinlemekten feci şekilde haz aldığımız üstatlar elbette var. İsim vermeye gerek yok, çünkü blogun sağına soluna bakarsanız, kulaklarınızın pasını silebilecek isimleri yakalamanız mümkün.

Şarkı tarihçesine biraz da olsa değindikten sonra, bunlarla benim aramdaki bilinmezliği açıklamaya geldi sıra. Beğendiğiniz şarkıların hemen hemen hepsini, ilk dinlediğinizde seversiniz, aşık olursunuz veya nasıl ifade edeceğiniz size kalmış. Bana da şöyle bir etkisi söz konusu. Bir şarkıyı ilk defa nerede dinleyip beğenirsem, her dinlediğimde bana o ilk dinlediğim yeri çağrıştırıyor. Ne zaman çok sevdiğim bir şarkı dinlesem, şarkı süresince kafamda birkaç yüz kilometre yapıp, şarkı bittiğinde de kendimi değişik yerlerde bulurum. Bu bağlamda, bazı şarkılar vardır ki çok sevmeme rağmen pek dinleyemem. Belki ilk dinlediğimdeki ruh halimden dolayı, belki de bana çağrıştırdıklarından ötürü sarsılmama neden olur. Bazı zamanlar olur ki hakikaten dinlemek istersiniz, o şarkılara ihtiyacınız olur, ama "play" tuşuna basmak oldukça zor gelir.

İşte bu şarkılardan birkaçı...




Kesinlikle yazdığım en zor yazıydı... İnsanın kendi hakkında yazması oldukça zormuş. Şarkıları aç karınla dinlemeyin, çarpabilir...

24 Mayıs 2012 Perşembe

Şair Ceketli Çocuk

"Bu arada, hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."                                              

Kazım Koyuncu 

Bir ay sonra 7. ölüm yıl dönümü. Nasılsa o zaman her yer yazı, fotoğraf olacak. Aklıma gelmişken paylaşmak istedim. Toprağı bol olsun...

"şimdi o kanatlarını rüzgara açmış dur diyemezler
yıldızların arasında o kadar parlak ki seçemezler 
başka sularda o
başka rüzgarlar arıyor
başka yollara yürüyor
başka..."

15 Nisan 2012 Pazar

İnaf...

Özlem duygusu birkaç aydır dilimizde. Çokça da bahsettik, ancak aynı şeyleri ısıtıp ısıtıp insanların önüne koymaya gerek yok. İnsanlar, şehirler, mekanlar, ruhlar... Bunların yeri dolmaz, fakat özlenenler listesine farklı bir pencereden bakmak da lazım.

Bunları özleyebileceğini düşünür mü insan? 10 adımda özlediklerimizi sıralayalım.

1) Çıplak ayak yere basmak : Kapıdan içeri giriyorsunuz. Ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz. Ve işte büyük buluşma... Ayaklarla yer arasındaki o büyük buluşmada nefesler tutulur. Hayatınız boyunca kalbinizin atışını hızlandıran anlardan biri. Kendinizi bu sıcak andaki etkileşime bırakın, keyfini çıkartın.


2) Televizyon karşısında uyuyakalmak : Çok televizyon izlemeyen birisi olarak bu eylemi bile özlediğimi söylemeliyim. Özellikle de uykunuz geldiğinde yatağınıza yatmaktan ziyade, kasıtlı olarak, bilerek ve isteyerek tv karşısına geçip, gözlerinizin yavaşça küçülmesi ve rüyalara dalmak... Ufak bir üşüme ve üzerinize çekilen ince bir pike... Tüm bu güzelliklerin, kumandanın yere düşmesiyle bozulması... Kıçı başı dağılan, pilleri kanepenin altına kaçan kumandayı bile özledik...


3) Zili çalmak : Evdeyken kapıyı açmak tam bir eziyettir. Dışarıdaki için de anahtar ile kapıyı açmak aynı şekilde. Ancak o zilin sesi yok mu, defalarca basmak, içeridekini delirtmek... Özledik yahu...


4) Kendi kendine uyanmak : Tamam az uyku iyidir, fazlası göbektir, tembelliktir. Ama arkadaş bırakın da bir gün uyuyalım. Şöyle uykumu alıp, esnemeden uyanmak nasıl oluyordu unuttum. "Hadi kalk, nöbet var...", "Araç muhafızı lazım...", "Kahvaltıya..." Mazhar ağabeyimizin de dediği gibi "Biraz uyku, bütün istediğim buydu."


5) Ne giyeceğim diye düşünmek : Dolabı açıp, kıyafetlerinize bakmak. Sonra havaya, sonra tekrar dolaba bakıp, dakikalarca düşünmek... Tek tip kıyafetin giyildiği, herkesin birbirine benzediği bir yerdeyseniz böyle bir derdiniz yok. Veya dert demek yanlış olur, ne büyük keyifmiş. "O pantolonun üstüne o kazak olmadı" diyen birilerine bakmıştım.


6) Soğuk su içmek : Ne büyük marifet değil mi? Bademcikleri olmayan biri için bulunmaz bir nimet soğuk su. Buzdolapları vardı değil mi dışarıda? Onların içinde olması lazım. Yaz kış içeriz, severiz.


7) Yeni güne uyumadan girmek : Nöbet dışında en son gece 12'yi ne zaman geçirmiştim acaba? Takvimin bir gün daha ilerlemesi, yeni güne uykusuz ve keyifle girmek...


8) Cep telefonunuzu unutup unutmadığınızı kontrol etmek : Özellikle bir yerden kalkarken yapılır. Cepler kontrol edilir, telefon elinize geldiğinde de kontrol işlemi tamamlanmış olur. Ara sıra elim ceplerime gitse de bu yersiz çabam çok çabuk sonlanmaktadır şu son birkaç aydır.


9) Buzdolabını açıp ne yiyeceğini düşünmek : Karnınız aç ve en güzeli bir çözüm yolunuz var. Buzdolabı... Bilmeyenler için söyleyelim genellikle çift kapaklı olur ve soğutma özelliği ile karnınızın acıktığı zamanlarda hemen kademeye girer. Eskiden kapağını açar, saatlerce bakardık içinde ne var ne yok diye...


10) Arabaya binmek : "Ayağımızı yerden kessin yeter." ne doğru lafmış arkadaş. Sileceklerin, direksiyonun, dikiz aynalarının benim için bu kadar önemli olduklarını bilmiyordum. Hele o pedallar... Debriyaj-fren-gaz üçlüsünün, çekiç-örs-üzengi veya İzel-Çelik-Ercan üçlüsünden farksız olduğunu düşünürdüm hep. Ne kadar da yanılmışım...


Bunlar sadece akla ilk gelenler. Özlüyoruz, ama geliyoruz...

8 Nisan 2012 Pazar

İnanılması Gereken...

04 Nisan 2012
00:36
Hayattan beklentileriniz nelerdir? Hiç mi acımasız sorular yöneltmediniz yaşamınıza ilişkin? Başınızı öne eğip, fazla düşünmeden yol katetmek, etrafınızda olup bitenlere kulak kabartmamak, vurdumduymaz olmanın ilk evreleri değil midir? Sorgulayan beynin, insanlarımız tarafından karanlık köşelere itilmesinin, alfabeden sonra bizlere öğretilen ikinci konu olduğunu hatırlatmama gerek var mı?
Tüm bu sorulara lütfen içinizden cevap verin. Zira tek tek yanıtlamak, bu hayatın ekmeğini yiyen bizlere yutkunma zorluğu yaratır.

Hemen hemen herkesin düşünmeden de olsa, bir amaç uğruna koşuşturduğu bir düzen içindeyiz. Bu arada düzen hakkında soru sormamanız da şiddetle tavsiye edilir. Çünkü bilgisayarların ekran koruyucularındaki labirentlerden farksızdır bu sorunun cevabı. Ömür boyu bir sonuca varamayacağınız yollarda ilerlemek, kişinin kendi tercihi de olsa, benim önerebileceğim budur.

Her birey farklı amaçlar doğrultusunda, bu koşunun belirli etaplarına dahil olur. Kimisi isteyerek, kimisi de çaresizliğinden bu yarışın içindedir. Tüm bu koşuşturmanın amacı, isteklerimizin tatmin derecesini geliştirmek değil midir? Bu dereceyi geliştirmek için zorlu parkurlardan mı geçmek gerekir?

Her isteğin karşılanabilecek boyutta olduğunu düşünenlerdendim buraya gelene kadar. Ama bu benim için geçerliymiş... Veya senin için... Ya da yan odada oturan aile büyüklerin için...

Gördüm ki her insanın kaygıları farklı. İstekleri de... Tatmin dereceleri de... Ortak noktalar yok değil. Kimisinin ufak hedefleri, aşılmayı bekleyen yüzlerce engebenin gölgesi altında. O noktaya cılız bir ışık gönderebilmek belki benim için kolay... Muhtemelen senin için de... Ama herkes için aynı durum söz konusu bile değil. İşte tam da bu noktada o cılız ışığın aslında ne kadar da büyük bir alanı aydınlatabildiğine gözlerimle şahit olan ben, bu feneri tutan elleri öpmek istiyorum. O elleri sıkmak belki başkaları için kolay. Ama benim için oldukça zor... Muhtemelen senin için de...

Ben derim ki isteklerinizi, umutlarınızı, hedeflerinizi engebelerin gölgeleri altına bırakmayın. O cılız ışığı tutan eller size ait olmayabilir. Tepki vermek sizin elinizde. İrkilin... Oturduğunuz yerden doğrulun... Kapı çalıyor. Kim? Umut mu? Bilmem, orası da size kalmış...

24 Mart 2012 Cumartesi

Sır Dolu, Derin...

13 Mart 2012
17:07
Denizin sessizliği kulaklarımda... Geçen gemilerin yarattığı dalgalar dışında, denizin burada olup olmadığı bile belli değil. Küskün gibi adeta... Konuşmuyor benimle. Bayadır dertleşemedim çünkü onunla. Sahile bıraktığı dalgalarda başkalarının sırları var. Bana ait hiçbir şey yok. Belki de çıkardığı cılız dalga sesleri bundan. "Hadi" diyor bana. Hadi artık! Başkalarını dinlemekten sıkıldım. Anlat bir şeyler...
Anlatamıyorum... Bulamıyorum çünkü anlatacaklarımı. Evde bırakmışım, yanımda getirmemişim sanki. Şarkı mırıldanmak dışında elimden bir şey gelmiyor.

Şaşırıyor... Daha önce hiç böyle yapmamıştın, 25 senedir hep yanımdaydın, hep konuşan sendin, benim konuşmama izin verme diyor.

Farklı gözle bakıyorum bu kez suya. Yine keyif alıyorum, yine gülümsememe yardımcı oluyor. Ama dediğim gibi bir eksiklik var. Şimdilik bilmiyorum, ancak yazının sonuna kadar bulacağımdan eminim.

Suya bir süre ara veriyorum. Dolduramadığım tek boşluk sadece bu mu diyorum şu sıralar. Kafama takılanları birer birer heybemden çıkarıyorum. Günlerin ilerleyişi ile ilgili sorular soruyorum kendime. Düşünüyorum... Bir sıkıntı yok sanırım. Saniyelerin yavaş ilerlediği bir yerde de olsam, geçiyor bir şekilde zaman. İnsanın bir yere alışması kolay, vazgeçmesi zordur. Burası için geçerli olmasa da atlatacağım bu süreci.

Dışarıdaki insanlarla aram nasıl? Ailemle, arkadaşlarımla, "can"larımla. Özlem duygusu bambaşkaymış. Tarifi çok zor, ölçüsü olmayan bir yemek gibi... Herkesin pişiremediği bu yemeği, tatmadan, boğazınızdan geçmeden, cümle içinde kullanmanız bile sağlık açısından sakıncalıdır. Gel gelelim bana. Her gün tadıyorum bu yemeği. Soğuk yiyorum. Çatal tutan ellerim üşüyor. Ama iyiyim yine de. Çünkü bu yemeği pişirenlerle konuşuyorum her gün, her hafta... Onların mutlu sesleri, yemeğin üstüne yediğim tatlı oluyor. Dolayısıyla karnım tok, bir daha da acıkmamak umuduyla güneşli günleri bekliyorum...

Gelecekle ilgili umutlarım neler? Zira umutlarınızın tam da dibe demirleneceği bir yerdeyseniz, bu sorunun cevap süresi oldukça uzundur. Ancak sırada bekleyen sorular olduğundan, hemen bir cevap vermek gerekli. Bu soruya da en olumlusundan, içi dolu bir tik atıyoruz. Buranın ardından, nereye gidersek gidelim, bizi hep güzel insanlar bekleyecek. İster memleketinize dönün, ister iş ortamına girin, isterseniz de arkadaşlarınızla aylak aylak gezin. Gidebileceğiniz tüm bu ortamlardaki insanlar, birlikte güzel şeyler yapcağınız, güzel insanlar olacaktır.

Denizle ilgili eksikliği tabiki unutmadım. Yazının sonlarına doğru keyif alacağım şeyleri hatırladıkça, o günlerin yaklaştığını anımsadıkça, tek kelimelik eksik cevap, beyin çeperlerime son sürat vurdu. Tatil... İşte o zaman seninle konuşacağım deniz. Bedenimin sıcaklığını o zaman hissedeceksin. O zaman kıyıya bıraktığın ufak taşlar bana ait olacak, yürürken benim ayaklarıma batacak. İşte o vakit sana şarkı söylemekten vazgeçeceğim, senin şarkını tam da o vakit dinleyeceğim...


11 Mart 2012 Pazar

İşsiz Karanlıkların Palmiyeleri

18 Şubat
01:34 
Sokakta sürekli yanıp sönen trafik ışıklarını izlediniz mi? Veya sürekli havlayan köpekleri dinlediniz mi? Rüzgardan dolayı yapraklarını bir türlü kontrol edemeyen ağaçlar çok acınası değil mi? Hepsinin ortak bir özelliği var bana göre. Bulundukları yerden memnuniyetsizliklerini bir şekilde anlatmaya çalışıyorlar.

Mesela o trafik lambası... Kendini bildi bileli, o kavşakta aynı şekilde kaç kere yanıp söndüğünü kim hesaplayabilir ki? Gecenin sonlarına doğru iflas bayrağını belki de bu şekilde çekiyordur. Havlaması kesilmeyen köpekler... Her gün, sürekli aynı direğin yanına kokularını bırakmaktan sıkılmamışlar mıdır sizce? Belki de o ağaç, kendisini oraya dikene her gün küfürler savuruyordur. Yıllardır aynı evin çatısına bakmak, o ağacın ortaya koyduğu tepkiyi hafifletmiyor mu?

Herkesin kendini düşündüğü, kıçının kılına zarar gelebilecek herhangi bir durumda, direkt topuklamayı düşündüğü bir gezegendeyiz. Böyle şeyleri düşünüp düşünmemek gerektiğini sormuyorum bile. Verilen cevaplar kulaklarımda... 

Memnuniyetsizliğini ortaya koymak belki de kolay olandır. Sıkıldığını her fırsatta yinelemek gibi... Homurdanmak sadece belediye otobüslerinin çıkardığı bir ses midir, insandan da her seferde çıkmıyor mu bu ses?

Kolayı seçeriz her zaman, severiz de, yaparız da... Dik durmak yerine, sırt çevirip, hızlı adımlar attığımız gibi... Kafamıza takmak yerine, aldırış etmediğimiz gibi... Konuşmak yerine, yazdığımız gibi... Belki de keyif almaya çalışmak zor olandır.

Kolay olanı kusursuz yaptığımız bir şehirden sesleniyorum. Bu yazıdaki sokak lambası da, köpekte, ağaçta benim...



Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarımız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladığın kadar kaldırımları..

Necip Fazıl Kısakürek

26 Şubat 2012 Pazar

Eski Sokaktaki Eski Oyunlar

24 Şubat 2012
07:55

... Seni hiç aldatmadım. Evet, doğru duydun. Seni hiç aldatmadım. Senin düşündüklerinle, aklından geçenlerle, benim yaptıklarım hiç aynı olmadı zaten. Hep ters yollardan gelmeye çalıştın benim yanıma. Kendince daha kısa yollardı. Sanki acelemiz varmış gibi hep koşturdun. Oysa ki zamandı bizim çözüm yolumuz. Kestirme yerine bu yolu kullanmalıydık, kullanmalıydın.
Elimden geleni yaptığımı söyleyemem. Belki daha fazlası da gelebilirdi. Ama sen yapmamı engelledin. Her zaman... Arkana dönüp baktığında, cevabını veremeyeceğin bir soru bıraktın ardında. Neden? Ne kadar da içi dolu bir kelime değil mi? Hiç sormadın bana bu soruyu. Belki de bende vardı bu sorunun bir cevabı. Ancak şimdi vermeyeceğim, tıpkı o zaman vermediğim gibi. Bazı cevaplara ulaşmak için kendini yorman gerektiğini unuttun benim yorgunluğumu hiçe sayarak.

Belki haklıydın. Sonuçta herkesin kendine göre haklı olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Üzücü... Sen hiç haklı olmadın. Benim cevap vermemem, kafamı sallamam senin haklı olduğunu göstermezdi ki. Ama sen öyle zannettin. Bu kadar saf olma... Kötü biri değilsin. Benim olmadığım gibi. Zaten çevremizdeki herkes de iyi değil mi?

Evet uzaktık. Kilometre gerçeğini atlatamadık hiç bir zaman. Gülmemize engel miydi peki? Değilmiş. Denize bakarken, rüzgardan gözlerimizin dolmasına engel miydi? Değilmiş. Hayallerin içinde kaybolmaya engel miydi? Değilmiş. Bu sefer inan bana. Hakikaten hiç biri engel değilmiş. Nereden mi biliyorum? Nasıl bu kadar emin konuşuyorum? Şu anda her şeyin engel olduğu bir yerdeyim çünkü. Hem de engellemenin sadece dikenli tellerle olmadığını yeni öğrendiğim bir yerde. 1 metrenin aslında ne kadar uzak olduğunu yeni fark ettiğim bir yerde. Başkaları tarafından, kuşların, köpeklerin bile, bizden kat kat özgür olduğunu, kafamıza vurdukları bir yerde.

Ama iyiyim. Gerçekten de iyi miyim? Bilmiyorum. Bak, bende de cevabı olmayan sorular var. Ama üstüne gidiyorum. Soruyorum. Yanıtı düşünüyorum. Bir çözüm yolu bulmak için yoruluyorum. Senin rahatı sevdiğini biliyorum. Bunun pek işe yarayan bir şey olmadığını da... Bundan dolayı koşuyorum. Acil bir çıkış noktasına ihtiyacım var. Senin o zamanlarki ihtiyacınla benzer. Ama ben bunun için kimseyi zorlamıyorum. Çünkü biliyorum ki, bu nokta buralarda bir yerde. Kendim bulabilirim. Sen bulamadın, ama ben bulabilirim.

Her şeyin bittiği, suyunu çektiği zamanlardan birinde soruyorum. Sen kimsin? Sen kim olduğunu bilmiyorsun, ama ben biliyorum...

19 Şubat 2012 Pazar

Geriye Doğru İşleyen Saatler...

16 Şubat 2012
12 nolu nöbet kulübesi
Saat 4:12
Bu yazı sesimizi duyuramadığımız ve ihtiyacımız olduğu zamanlarda bize kulak kabartamayan insanlar için...

Yazmak için belki de en doğru yerdeyim. Uzun zamandır var olan isteksizlik, etkisini kaybetmeye başlar başlamaz yazmak kaçınılmaz sondur.

An itibariyle bulunduğum durum ve 2,5 aylık yakın geçmişimle başlayalım. Şu an neredeyim? Burası sadece 6-7 merdivenle ulaşabileceğiniz bir yer... Yaklaşık 3 metrekarelik, içinde sadece tahta bir palet ve siyah, tozdan görülmekte zorlanılan bir kaputun üstünde, karanlık ve sessiz bir nöbet kulübesindeyim. Önümde geçirmem gereken 3,5 saatlik, her dakikasının oldukça sabır sınadığı bir günün ilk saatleri... Bu şekilde kimseye yakalanmamam adına, el fenerimin önüne eldivenlerimi koyarak bir şeyler karalamam, herhalde bu yazının kıymetini anlamanız için yeterli olur.

Sokak lambalarının ışığında yağmurun etkisini görebiliyorum. Üstümün ıslaklığı da cabası... Aslında nöbetler insanın kendisini dinleyebildiği, burada hiç kullanmadığınız "düşünme" eylemini en iyi şekilde icra edebildiği tek aktivite. Günlük yaptığınız sıkıcı ve rutin işlerden kurtulabildiğiniz yerlerdir nöbet kulübeleri. 

Şu an tam karşımda bulunan 5 kiloluk, üzerinde 20 merminin bulunduğu silah bana hiç bir anlam ifade etmiyor. Gün içerisinde bu silahla, yatağımdan bile çok vakit geçirsem de bir türlü ısınamıyorum. Atış yapmanın hazzı çok farklı olsa da, bu metal parçasıyla hiç bir iletişim kuramıyorum. Aslında silah seven insanları anlayabiliyorum. Kendi cinsleriyle kuramadıkları bağı, bu metal parçasıyla kuruyorlar. En zor zamanlarında, onları rahatlatan bir hayat kadını gibi gördüklerinden eminim...

Her şeyi bir kenara bırakın. Askerliğin bana öğrettiği şeyler de var. Öğretmenin yanında şaşırttığı bir şey. İnsanların belki de daha önce hiç bulunmadığı ve hayatı boyunca da girmeyeceği bir ortama adaptasyonu... Eminim hayatınızın hiç bir bölümünde bu kadar insanla bir arada yaşamadınız. Veya bu kadar kötü yemeklerle beslenip, duşta bu kadar sıra beklemediniz. Bir süre sonra tüm bu olumsuzluklara söylenmeniz, küfür etmeniz, hatta birileriyle tartışmanız son buluyor. Belki de böyle yaşamak zorunda olduğunuzdan, belki de kafanızı kurcalayacak başka öncelikleriniz olduğu için, bilmiyorum.

Burayı, soruları oldukça zor bir sabır testi olarak da görmeniz mümkün. Süre bitene kadar çıkamadığınız bu sınavda, soruları tane tane okumalısınız. Kimseden kopya çekmeye çalışmayın, zira cezası oldukça ağır. Kendi bildiğiniz yolda, aklınızın yardımıyla hızlı bir şekilde ilerlemeye çalışın. Bu sınavı bitirdiğiniz de ise attığınız stresin, duyacağınız rahatlamanın kelimelerle herhangi bir tarifi olduğunu düşünmüyorum. Ama tahmin edebildiğim bir şey var. Bu sınavdan sonra diyeceğiniz tek şey, keşke bu kadar çalışmasaydım olacaktır. İşte bu sözü söyleyecek olmanın hayali bile her şeyden çok öte...

Hayal demişken, çokça yaptığınız bir başka eğlenceniz de budur. Dışarıda, baş rolünde sizin olduğunuz bu kısa filmlerin odağında başkaları vardır bu kez. Özlem duyduklarınız...Doya doya sarılmak istedikleriniz... Biralarınızı tokuşturmaktan keyif aldıklarınız... Boşlukları siz doldurun kendinize göre. Ancak nasıl doldurursanız doldurun, bu filmin çekimlerine baharda başlanacaktır... 

1 Şubat 2012 Çarşamba

Loş Işık ve Aramıza Katılanlar...

Bak; bugün yeni bir ayın başlangıcı. Bitmesi gereken yeni bir ayın, yeni günleri. Şubat'ın bile 29 çektiği bir sene de, soğuğun içimize işlediği günlerde, baharın hayali nasıl da iç ısıtıyor tahmin edilmesi bile zor. 

İnsanın istediğini yapamayacağı tek yerdeyim. Bekliyorum, bekliyorum... Kafamı kurcalayacak, canımı sıkacak o kadar şey olmasına rağmen, ben buna izin vermiyorum. Dışarının hayali, heyecanımı o kadar arttırıyor ki, çıktığım gün neler yapacağımı bilemiyorum. 

Çok şey öğreniyorum. Kahkaha atmakla, tebessüm etmek arasında dağlar kadar fark olduğunu yeni öğrendim mesela. Kendimi sabırlı sanan ben, bu kelimenin üstüne daha neler neler koyacakmışım meğer... Daha da olgunlaştım... Suratına bakmayacağım insanların karşısında esas duruşta dururken, içimden onlarla nasıl dalga geçtiğimi kimse bilemez. 

Soğuktan ruhun bile dışarı çıkmaya korktuğu yerlerden birinde, sırtımdaki tüfeğin ve kafamdaki miğferin ağırlığı, ruhumun ağırlığı yanında hiç bir şey. Karanlığa bakıyorum... Ama öyle bir heyecan var ki içimde, karanlığın içinden bile aydınlığı yakalayabiliyorum. Hem de yanıbaşımda gibi, uzansam yakalayabilecekmişim gibi... Hissediyorum, oraya yaklaşıyorum...

Geçmişin karanlık, geleceğin aydınlık olduğu zamanın tam ortasında, loş bir ışık altında yazıyorum bunları. Cebimdeki umutla, kalbimdeki heyecanla, beynimdeki aydınlıkla, kan ter içinde kalsam da, arkama bakmadan koşuyorum... 

Şubat...

Şubat'ın sonundaki üç noktanın öneminden bahsetmeme gerek yok sanırım. Yeni bir ayın gelmesine sevinmemiştim bu kadar. Hadi be kış, hadi be ilkbahar...

Bu mevsim gelip geçici
Bu yağan kar.. Yağan kar..
Biliyorum ki gelecek yine ilkbahar... İlkbahar...
Açacak binbir renk bir çiçek
Gökyüzü ve beyaz bulutlar geçecek üstümden
Saçlarımda esecek ılık rüzgarlar
Ama sen... Sen kalacak! Kalacaksın içimde..
Ama sen.. Sen açacak! Açacaksın içimde hep !





2012'nin ilk post'u... Devamı gelir mi?